Muhteşem Gatsby, yalnızca zenginliğin ve ihtişamın anlatıldığı bir dönem romanı değildir; aynı zamanda insanın geçmişe tutunma çabasını, sınıf ayrımını ve “Amerikan Rüyası”nın kırılganlığını anlatan derin bir eserdir. F. Scott Fitzgerald, 1920’lerin gösterişli dünyasını anlatırken aslında büyük bir yalnızlığın ve içsel boşluğun hikayesini sözcüklerle göz önüne serer . Romanın merkezinde yer alan Jay Gatsby karakterine, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir hayatın sahibidir. Gösterişli malikâneler, ihtişamlı davetler ve çevresinde sürekli dolaşan insanlar onun hayatını parıltılı gösterir. Fakat Fitzgerald, bu görkemin altında geçmişine saplanıp kalmış kırılgan bir adam portresi sunar. Gatsby’nin Daisy’e duyduğu aşk, yalnızca bir insana duyulan sevgi değil; aynı zamanda kaybedilmiş zamana, gençliğe ve ulaşılmak istenen hayata duyulan özlemi bizlere hissettirir.
Romanın en etkileyici yönlerinden biri, karakterlerin çoğunun aslında derin bir yalnızlık içinde olmasıdır. Kalabalık davetlerin arasında bile insanlar birbirlerine gerçek anlamda dokunamaz. Özellikle Daisy karakteri, güzelliğin ve cazibenin yanında kararsızlığı ve yüzeyselliği temsil ederken; Tom Buchanan gücü ve ayrıcalıklı sınıfın kibirli yüzünü simgeler. Nick Carraway ise bütün bu dünyanın içinde hem gözlemci hem de vicdanı temsil eden karakter olarak öne çıkar.
Fitzgerald eserlerinde kullandığı dili oldukça zarif ve şiirseldir. Mekân tasvirleri, gece eğlenceleri ve karakterlerin ruh hâlleri adeta sinematik bir atmosfer oluşturur.
Romanın en çarpıcı taraflarından biri de zenginlik eleştirisidir. Fitzgerald, para ve statünün insanı mutlu etmeye yetmediğini gösterir. Karakterlerin çoğu maddi açıdan güçlü olmasına rağmen manevi açıdan büyük bir boşluk içerisindedir. Bu nedenle eser, aradan geçen yıllara rağmen