Adam oraya konuşmak için gelmedi aslında.
Anlatacak çok şeyi vardı ama kelimeler hep yarım kalıyordu.
Hayatın içinde güçlü görünmeyi öğrenmişti; iş, para, insanlar… hepsini yönetebiliyordu.
Ama gece olunca, sessizlikte aynı soru geliyordu:
“Ya biterse?”
Bir süre bu düşünceden kaçtı.
Kendini oyaladı, meşgul etti, susturdu.
Ama insan en çok kaçtığı yerde yakalanır.
Bir gün bir cenazeye gitti.
Kalabalığın içinde kimse ağlamıyordu bile… herkes alışmış gibiydi.
Ve o an fark etti:
Ölüm sadece son değil… aynı zamanda bir yüzleşme.
Eve döndüğünde ilk kez kendine dürüst oldu.
“Ben hazır değilim” dedi.
Sonra yavaş yavaş değişmeye başladı.
Daha az gösteriş, daha çok anlam…
Daha az gürültü, daha çok iç ses…
Daha az korku, daha çok kabulleniş…
Zamanla şunu anladı:
İnsan ölümü düşünmeden yaşamayı öğrenemez.
Ve bir gün, o sade odada, mikrofonun karşısında otururken…
Artık kaçmıyordu.