Hayatın pek çok kapısı var, açıp giriyorum o kapılardan birini. Belki dışarıda hiç kalmayanlardan içeride bir şeyler kalmıştır diye.
Bir çok kapının ardında birçok aylak adam, ama Aylak Adam romanından bahseden yok aralarında, Faulkner'ı kimin çevirisinden okumak gerektiğinden söz eden kimse yok.
Bir köşeye çekilip 'Menekşelendi sular' diye kendi kendine mırıldanan yok. Belli ki dışarıda olmayan içeride de yok.
Keşke olsalar, buralarda bir yerde yaşamaya devam etseler, ne kadar yakışırım bu halimle aralarına bilmiyorum ama olsalar da ilişiversem yakınlarına diye geçiyor içimden.
Bu zamandan sıkıldığımda, çok sıkıldığımda, arayıp arayıp parçası olduğum bir şey bulamadığımda...
Kulağımı tırmalamayan tek söz, bir zarafet, bir incelik nişanesi, bir içli hal, bir efkârlı iç geçirme bulamadığımda...
Bir sessiz ve uzun hikâye, bir sesli ve derin sükûnet, buna benzer bir şey, bunu hissettiren bir kıpırtı, bir mimik, bir iz bulamadığımda...
Alıp pılımı pırtımı bu zamandan dönüversem diyorum geçip giden o zamana.
Bir şey olsa, kapatsam gözümü mesela, söz arasında Erzurumlu İbrahim Hakkı'yı yadeden birini duysam yan masada, az ötede biri söylediği hadis-i şerifin kaynağını sorsa diğerine...
Diğeri orak elmasından, akça armuttan, kınalı yapıncaktan bahsediyor olsa yutkunarak...
Acı bir fren sesi gelse jilet gibi bir şevroleden, televizyonda Şoför Nebahat oynasa o sıra, ya da radyoda tam o anda sultan-ı yegâh faslı başlayıverse...
Çay olsa bir bardak, ince belli elbet, yanında tahinli çörek, çaycının kulağının arkasında kurşun kalem, duvarda saatli maarif, yanında 'veresiye veren' tüccarın temsili resmi...
Hemen üstlerinde Hayat mecmuasının verdiği bir memleket manzarası, İshak Paşa Sarayı mesela, krem ahşap çerçeveli, sinek pisliğinden minik lekeler üstünde, sıva