Bir solukta okudum ama hiç bitmesin istedim.
Raif Efendi'nin sessizliğinde kendi içime döndüm.
Maria Puder’in gücüyle, Raif Efendi’nin kırgınlığıyla kalbim bir ileri bir geri gitti. Sayfalar sadece bir aşkı değil, sessizce sevmeyi, susarak beklemeyi,
ve içinde bir dünya saklayan insanların hikâyesini anlattı. İçimde saklı duran duygular birer birer su yüzüne çıktı. Beni ağlattın Raif Efendi,
çünkü senin sessizliğinde kendimi buldum.
Sabahattin Ali bu romanda, İstanbul da yaşayan ve toplumun beklentileriyle kendi iç sesleri arasında sıkışmış olan Ömer'in hikayesini anlatır. Roman boyunca hem kendi kimliğini sorgular hem de toplumun ikiyüzlülüğüyle yüzleşir.
Okurken hem karakterle hem de kendi içimle yüzleştiğim bir roman oldu. Bazen Ömer'e çok kızdım bazen anladım. En çok da sorumluluktan kaçarken iç sesimize sığınma hâlimizi sorgulattı bana. Kitap bitince kendi içimdeki 'şeytanın' da farkına vardım. Bu romanın, okuyan herkese farklı aynalar tuttuğuna inanıyorum.
Stefan Zweig, sadece bir oyunu değil, insanın zihninde büyüyen sessiz çığlıkları anlatmış. Yalnızlıkla örülmüş dört duvar arasında başlayan bir satranç tutkusu, nasıl da bir saplantıya dönüşüyor... Her satırda ağır ağır soluyan bir ruhun hikayesi bu. Ve kitabı daha da ağırlaştıran o son... Zweig bu kitabı yazdıktan sonra eşi ile birlikte hayatına son veriyor. Belkide bu yüzden her kelimesi biraz daha dokunuyor insana.