Gözlerimi kapamış, sıcak denizlerde, tatlı esintilerle beraber salındığımı düşünmeye çalışmıştım ama ne zaman biraz olsun huzur bulmaya yaklaştıysam aynı denizler dalgalanmaya ve uysal esintiler hırçınlaşıp dikenler gibi tenime batmaya başlamıştı. Kimsesiz, aşağılar görünmeyecek kadar dipsiz. Göklerin hiç susmadığı ve denizlerin hiç durulmadığı bir sonsuzluktaydım.
İnsanın olduğu yerde nefret de olur. Bizi besleyen hırslarımızın en büyüğü günümüz dünyasının yapay hiyerarşisi. İsimlerimiz, soyadlarımız, hangi aileden geldiğimiz, hangi makamda oturduğumuz, dinimiz, dilimiz, ırkımız... Bunların hepsi, uğruna yarışılacak bir şeymiş gibi sunuluyor bize. Bugün sözde bizi biz yapan etiketler nefretin en başlıca sebepleri.
"Gökler mi? Tanrı mı? Küçük insanların tanrısı olabilecekken büyük insanların kölesi olmayı mı seçiyorsun?"
Küçük insanlar dediği ailem, arkadaşlarım, benim canım ve kanım. Kanattığı ve cesetleri üstünde tepindiği o bedenler, benim bir zamanlar sahip olduklarım. Sahip çıkamadıklarım, hak etmediklerim, şimdi uğruna bütün dünyayı karşıma aldıklarım...
Her şeyi içine atan adamlar böyle oluyor işte. Bir süre sonra o kadar alışıyorlar ki kendilerine içeriden eziyet etmeye, bir şeyi anlatacağında ve dert yanacağında dahi o şeyin içinden daima etrafı da parçalayarak çıkarttığından emin oluyorlar.