insanın kendi zihninin karanlık dehlizlerinde verdiği o en saf, en çıplak varoluş mücadelesinin destanı gibi. Kitabı okurken Deborah’nın yarattığı Yr Krallığı’nın içine sızdığınızda, deliliğin aslında bir kaçış değil, dış dünyanın katlanılmaz ikiyüzlülüğüne ve acımasızlığına karşı örülmüş savunmacı bir koza olduğunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Greenberg, okuyucuyu "deli" ve "normal" arasındaki o ince çizgide yürütürken, aslında hangisinin daha korkutucu olduğunu sorgulatmayı başarıyor.
Kitabın beni en çok sarsan yönü, dürüstlüğündeki o keskin, neredeyse can yakan tavırdı. Çoğu roman akıl sağlığına kavuşmayı pembe bir tablo gibi sunarken, Dr. Fried karakteri aracılığıyla bize fısıldanan o gerçek tokat gibi iniyor: Gerçeklik size mutluluk vaat etmez. Bu cümlenin ağırlığı altında eziliyorsunuz çünkü yazar, iyileşmenin bir ödül değil, bir sorumluluk olduğunu savunuyor. Deborah’nın o hayali ama görkemli tanrılarından vazgeçip, sıradan ve gri bir dünyanın adaletsizliğine razı olması, aslında trajik bir kahramanlıktır.
Kendi adıma konuşmam gerekirse, bu eseri okumak insanın kendi içindeki "dikenlerle" yüzleşmesi gibi. Deborah’nın ailesinin o "aman kimse duymasın" telaşı ve toplumun deliliği bir ayıp gibi halının altına süpürme çabası, bugün bile ne kadar güncel olduğumuzu gösteriyor. Kitap bittiğinde elimde kalan duygu; iyileşmenin tüm zorluğuna rağmen, gerçekliğin o tozlu ve engebeli yollarında yürümenin, hayali bir cennetin sahte huzurundan çok daha onurlu olduğudur. Bu kitap, ruhun en karanlık anlarında bile dürüst bir rehberin elini tutmanın ne kadar hayati olduğunu hatırlatan bir başucu eseri.