Leyla kıpırdamadan yatar, dinlerdi; Keşke anne onun, Leyla'nın şehit olmadığını, hala yaşadığını, bir geleceği olduğunu fark etseydi. Ama Leyla kendi geleceğinin, ağabeylerinin geçmişiyle boy ölçüşemeyeceğini biliyordu. Yaşarken kızı gölgede bırakmışlardı. Ölümleriyle de kızı tamamen silmişlerdi. Anne şimdi onların hatat müzelerinin müdürüydü, Leyla ise yalnızca bir ziyaretçi. Onlara ait efsanelerin doldurulduğu bir kap. Anne'nin mürekkeple, onların destanını yazdığı bir parşömen.
Tam burada, her seferinde, Nana'nın yüzünde ağır, dertli bir gülümseme belirirdi; bitmek bilmeyen bir yakınmanın mı, yoksa zoraki bir bağışlayıcılığın mı ifadesiydi, Meryem bir türlü çıkaramazdı. Kendi doğum şekli yüzünden özür dilemenin haksızlığını, buradaki adaletsizliğini değerlendirmek, genç Meryem'in hiç aklına gelmezdi.
"Bunu öğren, kafana iyice sok kızım," dedi Nana "Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, mutlaka bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma, Meryem."