أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطاَنِ الرَّجِيمِ
بِسْــــــمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ العَالَمِينَ
وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى رَسُولِنَا مُحَمَّدٍ وَ ﺁلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينْ
Bu kitap sadece bir eleştiri değil; aynı zamanda bir çığlık, bir uyarı ve bir vicdan muhasebesi.
Osman Yüksel Serdengeçti, kelimeleriyle adeta bir tokat gibi çarpıyor okura. Sıradan bir eleştiri ya da kuru bir siyasal söylem değil bu kitapta geçenler. Aksine, bir neslin göz göre göre nasıl yozlaştırıldığını, kültüründen, inancından, tarihinden koparıldığını hem dertlenerek hem de sitem ederek anlatıyor.
Serdengeçti’nin dili yer yer sivri, ama içten ve samimi. Okurken bir yandan kızıyorsun, bir yandan da “Haklı mıydı?” diye düşünüyorsun. Çünkü anlattığı meseleler yalnızca geçmişin değil, bugünün de aynası gibi. Özellikle milli ve manevi değerlerin erozyona uğradığı noktaları işaret etmesi çok çarpıcı.
Beni en çok etkileyen şey, yazarın üslubundaki samimiyet. Dertli bir adamın içini dökmesi gibi… Ve her cümlede şu hissiyat var: “Ben bu milletin evladıyım, derdim bu milletle!”
Kitap boyunca bir yandan kızıyor, bir yandan üzülüyorsun. Ama en çok da düşünüyorsun. Çünkü bu bir döneme ağıt değil sadece, aynı zamanda bugüne tutulan bir aynadır.
Serdengeçti’nin sesi hâlâ diri, hâlâ yankı yapıyor. Ve hâlâ soruyor:
“Biz ne ara bu kadar savrulduk?”
Neden okunmalı?
Çünkü bu kitap yalnızca bir dönem eleştirisi değil, bir uyanış çağrısı. Kendi değerlerini, kimliğini, geçmişini anlamadan geleceğe sağlam adım atılamayacağını hatırlatıyor.
Bazı alıntılar:
“Mektep ne verdiyse sokak geri aldı.”
Eğitimle verilen değerlerin, yozlaşmış bir toplum düzeni içinde nasıl kaybolduğunu tek cümleyle özetlemiş.
“Bize kim olduğumuzu unutturdular… Önce tarihimizden, sonra dinimizden,