Aziyade az konuşuyor; çoğun gülümsüyor ama hiç gülmüyor, yürürken hiç ses çıkarmıyor, hareketleri yumuşak, kıvrak ve sakin, hiç işitilmiyor. Bu küçük gizemli kadın işte böyle biri, çoğu zaman gün ışırken ortadan yitiyor, gece vakti cinlerin, hayaletlerin kol gezdiği saatte geri geliyor.
Doğaüstü bir şeyler var onda, sanki geçtiği yerleri ışığıyla aydınlatıyor. İnsan onun çocuksu, ciddi başını çevreleyen bir hale arıyor ve hoş bir şekilde yanaklarını, alnını çevreleyen, ele gelmez, biçime girmez kısacık saçlarına ışık düşüğü zaman bu haleyi gerçekten görüyor.
O bu kısa saçlarını çok yakışıksız buluyor, her sabah bir saat boş yere onları yatırmaya uğraşıyor. Yaptığı bu iş ve tırnaklarını turuncu kırmızı bir renge boyamak onun başta gelen iki uğraşı.
Türkiye'de yetişmiş bütün kadınlar gibi tembel; buna karşılık nakış işlemesini, gül suyu yapmasını, adını yazmayı biliyor. Büyük bir ciddiyetle, sanki çok önemli bir iş yaparmış gibi bütün duvarlara adını yazıyor, yazarken bütün kurşun kalemlerimin ucunu kırıyor.
Aziyade düşüncelerini bana ağzıyla değil, daha çok bakışlarıyla iletiyor, yüzünün ifadesi insanı şaşırtacak kadar değişken ve canlı. Bakışlarını konuşturmayı öylesine iyi biliyor ki, çok daha ender konuşsa ya da konuşmayı hepten bir yana bıraksa olur.
Çoğu zaman ruh haline göre Türkçe bir şarkıdan bazı yerler söyler; Avrupalı bir kadının duygularını bu yolla ifadesi can sıkabilirse de onda Doğu'ya özgü bir çekicilik taşıyor.
Çok genç ve körpe olmasına karşın sesi kalın, ayrıca hep pes perdeden şarkı söylüyor, Türkçenin patlayıcı ünsüzleri kimi zaman sesine bir boğukluk veriyor.
Aziyade on sekiz on dokuz yaşlarında. Kendi başına ve birdenbire son derece önemli kararlar alabilme, ne pahasına olursa olsun, ucunda ölüm de olsa bunları uygulama