Abdülhamit onların ortasında ilerliyordu, üzerine altın ve değerli taşlarla bezeli eyer takımı vurulmuş, yürüyüşü yavaş ve görkemli koskocaman bir kırata binmişti. Yeşil cübbeli şeyhülislam, kaşmir sanıklı emirler, beyaz sanıkları sırma şeritlerle bezeli ulema, yüksek rütbeli paşalar, devlet ileri gelenleri, altın yaldızlı koşumları pırıltılar saçan atlar sırtında onu izliyorlardı, bir türlü sonu gelmeyen bu ağır başlı alayda art arda alışılmışın dışında yüzler geçiyordu. Bindikleri sakin hayvanların sırtında uşaklarının desteğiyle duran seksenlik din adamları halka aksakallarını gösteriyor, bağnazlık ve anlaşılmazlık yüklü karamsar bakışlarla bakıyorlardı.
Yola baştan sona sayılamayacak kadar büyük bir kalabalık yığılmıştı, Batı'nın en süslü, gösterişli kalabalıkları böylesi bir Türk kalabalığının yanında çirkin ve sönük kalırdı. Kilometrelerce uzanan yol boyunca kurulmuş sekilikler meraklıların ağırlığı altında bel veriyor, bütün Batı ve Doğu giysileri birbirine karışıyordu.
Eyüp sırtlarında Türk hanımlarının oluşturduğu kıpır kıpır bir kitle yayılıyordu. Her biri tepeden tırnağa parlak renkli ipek kumaşlara bürünmüş bütün bu kadın bedenleri, yalnızca siyah gözleri açıkta bırakan yaşmakların bembeyaz kıvrımları altında saklı bütün bu başlar, servilerin altında üzerleri boyalı ve küçük şekillerle bezeli mezar taşlarıyla birbirine karışıyordu. Görünüm öylesine renkli, öylesine acayipti ki, gerçekten çok sanrılı bir doğubilimcinin düşsel kompozisyonu denilebilirdi.