Çünkü burada; açlığın, yorgunluğun ya da onu öldürmeye çalışan bin bir gizemin dikkatini dağıtmadığı yerde, Alice en büyük korkuyla yüzleşti: Taşlaşmış mekanlarına azabıyla. Bu, her şeyin sustuğu ve zihninizin gümbürtüsünden kaçamadığınız o noktaydı.
Demek ki hayat burada, aşağıda da hala sürüyordu; tekmeleyerek, ısırarak, tırmalayarak kendine yol açıyordu. Boyun eğmez bir yaşama iradesi. Kedinin yanına uzandı, gövdesiyle onu bir kale gibi sardı ve bu iradeyi kendisinde nasıl bulabileceğini merak etti.
"Bir gün her şey o kadar saçma geldi ki gülmekten kendimi alamadım. Sembolik sistem çöktü. İyi bir makale yazıyorsun, hakemin kötü bir gün geçirdiği için reddediliyor. Bir işe tam anlamıyla uygunsun ama komite başkanının vaftiz oğluna yeniliyorsun. Bir işe girdikten sonra da durum düzelmiyor; kaç kişinin sırf bir partide birileri onların kaba davrandığını düşündüğü için kadro alamadığını biliyor musun?"
Şüphesiz, büyü artık gerileme dönemindeydi. Bu da sadece çocukların kitap okumayıp ekran karşısında salyalar akıtarak oturduğu, sanatçılanın boyaları tuvale rastgele sıçratıp kendilerini Michelangelo'yla bir tuttukları bir dünyanın belirtisiydi. Artık bilgelerin dünyasında yaşamıyorlardı, derinlemesine sorgulamaya ilgi yoktu; bu çağın insanları yalnızca magazin, dedikodu ve eğlence istiyordu. Medeniyet çöküyor, kıyamet yaklaşıyordu. İnsanlar atalarının yüceliğini unutmuş, önemsiz küçük tartışmalara saplanmışlardı; bu kısır döngüden kurtulamıyorlardı çünkü artık kimse nasıl düşüneceğini bilmiyordu.