"Küçücük bir ayrıcalıklı sınıfın, toplumun bütün teknolojik sermaye birikimini adeta tekeline almaya hakkı olmalı mıdır?" sorusu bir yana, bir de gelir dağılımın aşırı bozuk olduğu bir ekonominin genel sağlığı meselesi var. Gelişimin sürdürülebilmesi için, gelecekteki inovasyonları besleyebilen canlı bir pazara ihtiyaç vardır. Bu da alım gücünün makul bir dağılımını gerektirir.
Ekonomide orta düzey vasıf gerektiren sağlam orta sınıf işler silinip yok olurken, onların yerini düşük ücretli hizmet işlerinin ve yüksek vasıf gerektiren profesyonel işlerin bir kombinasyonu alıyor. Ekonomideki bu eğilime "istihdam pazarındaki kutuplaşma" deniyor. Bu kutuplaşma sonucunda kum saati şeklinde bir istihdam piyasası oluşmuş durumda: Kum saatinin üst kısmındaki gözde işlere giremeyenler, alt kısımdaki istenmeyen işlere mecbur kalıyor.
Bir de siyasetin zenginlerin kontrolüne geçmesi riski var. Gelişmiş demokrasilerin hepsinde siyasette paranın rolü önemlidir, ama Amerikan siyasetinde paranız yoksa hiçbir şey yapamazsınız. Zenginler ve ellerinin altındaki kurumlar, partilere yaptıkları desteklerle ve lobi faaliyetleriyle devlet politikalarına yön verebilir. Ve bu politikaların bazıları, halkın açıkça zararınadır. Gelir dağılımının zirvesindekiler, kendi soyutlanmış dünyalarında sıradan vatandaşın gerçeklerinden uzaklaştıkça, kendilerinden başka herkes için hayati önemde olan kamu mallarını ve altyapı yatırımlarını desteklemekten geri durabilirler.
Kişinin kendi çevresine bakarak var olan eşitsizliği algılaması hiç de kolay değildir. Kendimizi tartarken muhtemelen hiç karşılaşmayacağımız yatırım fonu yöneticisiyle değil, komşumuzla kıyaslarız. Anketlerin de gösterdiği üzere, çoğu Amerikalı gerçekte var olan eşitsizliği olduğundan çok daha az sanıyor. Ve "ideal" bir milli gelir dağılımının nasıl olması gerektiği sorulduğunda, gerçek dünyada anca sosyal İskandinav demokrasilerinde görülen seviyeleri tercih ediyorlar.