Semih

Semih
And you know life's too hard to figure out alone... Alan Parsons
Puan vermedi·246 syf.·
2026 12. kitabı
Telefonunuzun ekranını kapattığınızda, çok kısa sürede olsa sürekli zaman geçirdiğiniz o sosyal medya uygulamasını açmadığınızda içinizde bir şeyleri kaçırıyormuş ve bir an önce tekrar o uygulamayı açmanız gerekiyormuş gibi hissettiğiniz oluyorsa, herhangi bir ses veya titreşim duymasanız dahi ekranı yeniden açıp tekrar bakma isteği duyuyorsanız merak etmeyin yalnız değilsiniz. İnternet sebebiyle günümüzde hiç olmadığı kadar hızlı ve büyük bir bilgi bombardımanına sürekli maruz kalıyoruz. Artık kendimizi sadece komşularımızla değil, dünyanın öbür ucundaki Hollywood yıldızları ile de kıyaslıyoruz. Artık başarı algılarımız herhangi bir dalda en üst mertebedeki kişinin bulunduğu seviyeye göre şekilleniyor. Dolayısıyla elde olanların devede kulaklığının ağırlığı ile sürekli bir tatminsizlik hisleriyle boğuşuyor ve kendimizi bir hamster misali sonu olmayan bir koşu tekerleğinde çırpınırken buluyoruz. İşte yazarımız çağımızın insanları düşürdüğü bu koşturmacada biraz soluklanması ve yavaşlayarak farkındalık oluşturması gerektiğine dikkat çekiyor. M. Kemal Sayar okurların kafalarında daha kolay canlanır diye düşünmüş olacak ki, girişi arabalar ve trafik ile somut bir konu seçerek yapıyor. Ancak bu bence kötü bir başlangıç. En azından ben bu bölümdeki görüşleri eksik veya yanlış buldum. Hava kirliliği, gürültü, şehirlerin otoyollarla delik deşik olması gibi savları ile durumun problemli oluşuna tabii ki katılıyorum ancak çözümün araba girmeyen bazı sokaklar planlanması olmasına pek katılamıyorum. Çünkü bence ana problem şehirlerdeki nüfus yoğunluğunun çığırından çıkmasıdır. Ayrıca yazar: "Yollarda herkes eşittir." diye bir cümle kuruyor. (Syf.19) Bu cümleyi nasıl yorumlasam bilemedim, İstanbul trafiğinde patron da çalışan da arabaya binince eşittir diyebileceğimizi pek
Hayata Dair
YavaşlaM. Kemal Sayar · Kapı Yayınları · 202013,2bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Puan vermedi·120 syf.·
2026 11. kitabı
Victor Hugo dönemin baskıları yüzünden kitabı isimsiz yayımlamış, daha sonra durumu açıklayan genişletilmiş yeni bir önsöz hazırlamış. Amacı ölüm cezasına karşı bir duruş sergileyerek, tamamen kaldırılmasını sağlamak. Kitap kabaca 3 bölümden oluşuyor. Önsöz, dönemin(1829) içerisinde bulunduğu durumu ve yazarın kitabı kaleme alma motivasyonunu bizlere aktarıyor. İdam cezasının uygulanış biçimi, üst kademedeki insanların bu cezayı nasıl kullandıkları(kendilerini kayırdıkları), bu cezanın toplumdaki yansımaları, toplum düzenine etkileri gibi konuları bu bölümde detaylı yer almakta. Trajedi Hakkında Bir Komedi, kısa bir tiyatro-piyes metnidir. Bu metinde yazar kitabına gelen(gelebilecek) yorumlara bir komedi ile dikkat çekmiştir. İnsanlar, "cezalandırmak için neden böyle canice bir yöntem uyguluyoruz" diyerek idamı eleştirmek yerine, "bir yazar varmış bir idam mahkumunun son gününü anlatıyormuş, düşünebiliyor musun vicdansızlığı, böyle bir şeyi nasıl kitapta anlatabiliyor, bu vicdansızlığı kim okur?" şeklinde şikayetler ediyor. Klasik parmağın gösterdiği yere bakmak yerine parmağa bakma durumu! Bir İdam Mahkumunun Son Günü, karar çıktıktan sonra 6 hafta içerisinde idam gerçekleşiyormuş. Söylenene göre, Victor Hugo bir idama şahitlik ettikten sonra böyle bir kitap kaleme almak istiyor ve bu 6 haftanın nasıl geçiyor olabileceği ile ilgili yorumunu biz okurlarla buluşturuyor. Ölüm gününü beklemek nasıl bir duygudur, ömür boyu hapis cezası almak bundan daha iyi midir? Gardiyanlar ölüm cezası almış kişilere neden iyi davranır, nasıl olsa ölecek bir mahkuma bu özel ilgi nereden gelmektedir? Rahipler bu işin neresindendir? Gibi bir çok soruyu hayali bir idam mahkumu üzerinden dile getiriyor yazarımız. Kitabı okurken insan ister istemez bu cezayı ve hak edebilecek
Edebiyat & Roman
Bir İdam Mahkûmunun Son GünüVictor Hugo · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2026152,7bin okunma
Konuşsana biraz sen niye hiç konuşmuyorsun?
8/10
·160 syf.·
2026 10. kitabı
Gözde Atilla, kendi hayat hikayesinden yola çıkarak içedönük olmanın ne demek olduğunu özetleyen bir yazı hazırlamış ve yazısını özetleyen çok güzel de bir başlık seçmiş. İçedönük denilince insanların kafasında hastalık gibi bir şey canlanıyor. Anne babalar, çocuğum bu illetten nasıl kurtulur diye araştırmalar yapıyor. "Affedersin" de buradan geliyor, sanki ortada bir kusur var da bundan dolayı özür dileyerek "içedönük" kelimesini kullanmak gerekiyormuş gibi. Kabaca içedönüklük; kalabalık ortamlarda uzun süre geçirince kendisini rahatsız hisseden, bu ortamlarda enerjisi hızlı tükenen ve bu tükenmişlik halinin üstesinden gelebilmek için o ortamdan uzaklaşarak biraz yalnızlığa ihtiyacı olan kişilerdir. Evde kahve kitap ortamı oluşturmak, evde kendi başına film izlemek, müzik dinlemek, kulaklıkla yürüyüş yapmak gibi aktiviteler enerjilerini geri toplamak için yaptıkları şeylerdir. Tahmin edeceğiniz üzere dışadönük olmak ise yalnız kaldıkça kendisini rahatsız hisseden, mümkün olduğunca kalabalık aktiviteleri tercih eden ve bu aktivitelerle enerjilerinin yükseldiğini hisseden kişilerdir. Burada biri diğerini hiç yapmıyor, istemiyor veya yapamıyor gibi düşünmemek gerek, öyle net çizgiler yok sadece mizaç gereği içinden gelen istek otomatik şekilde bu doğrultuda oluyor. Dikkat etmemiz gereken bir nokta ise bu durumun sosyal anksiyete, iletişim bozukluğu gibi farklı psikolojik rahatsızlıklar ile karıştırılmaması gerekiyor. Bu ayrımın net anlaşılabilmesi için kitapta basit bir soru cevap kısmı mevcut. İçedönük kişilerin; iyi gözlemci, empati yönü güçlü, yalnız başınayken daha üretken, bir konuda derinleşme konusunda daha yetenekli olma gibi dışadönük kişilere göre daha yatkın olduğu yetenek ve konular var. Arkadaş grubu tercihi olarak da daha küçük gruplarla bir arada daha
Kişisel Gelişim Psikoloji
Affedersiniz İçedönükGözde Attila · Doğan Novus · 2023280 okunma
6/10
·263 syf.·
2026 9. kitabı
Murat Menteş kitaplarının çokça yorumlandığını görüyordum ancak okuma fırsatım olmamıştı. Kütüphaneden Ruhi Mücerret kitabını edinmiştim ancak zamanında bitiremediğim için iade etmiştim. Yazarın alengirli ve biraz yorucu bir dili olduğu aklımda kalmıştı. Doğru hatırlıyormuşum. Dublörün Dilemması polisiye bir roman dersek sanırım yanlış olmaz, sadece biraz eksik olur. Kitap boyunca ortaya karışık bir genel kültür bombardımanına tutuluyoruz. Kitaplardan alıntılar, müziklere göndermeler, yazarlar, filmler, sanat, tarih vs. vs. Yazarın ilk romanı olması sebebiyle kendini kanıtlama gayreti içinde miydi yoksa kafasındaki kurgu gereği karakterlerin çok entelektüel olduğunu ispatlama ihtiyacı mı hissetti bilemiyorum ama sürekli bir şeylere göndermeler yapması bir yerden sonra sıkıyor. Tamam üstad sensin duygusu oluşturuyor. Kitap karakterlerin gözünden bölümlere ayrılmış. Yaşanan olayları başından sonuna farkı karakterlerin gözünden tekrar tekrar okuyoruz. Ben bu tarzı hem kitaplarda hem de filmlerde seviyorum. Tekrar okurken bunu fark etmiştim, bak burayı fark etmemişim gibi ne kadar dikkatli okuduğunu veya izlediğinin farkına varmış oluyorsun. Aynı zamanda da ben anlamıştım zaten hissine de sebep olabiliyor. İyi bir şekilde kurgulanırsa keyifli bir ilerleyiş, bu kitap için ne iyi ne kötü bir kullanım. Nuh karakteri biraz fırlama ve hazır cevap bir karakter. Yağ gibi üste çıkmak amacıyla yalan dolan her şey var. Yazar ara ara bizimle genel kültür bilgileri paylaşıyor ama bunları Nuh sallıyor mu yoksa gerçek bilgiler mi ikileminin oluşumu (en azından başlarda) hoşuma giden yönlerden. Kitap yer yer kara mizah ögelerine sahip, karakterlerin bazı hovardalıkları, bazı acı olayların dalgaya alındığı, komik şeylere ciddiyet katılmaya çalışıldığı yerler oluyor. Ciddiyetin olması gerektiği
Edebiyat & Roman
Dublörün DilemmasıMurat Menteş · İletişim Yayınevi · 200517,7bin okunma
Bir umuttur yaşamak
Puan vermedi·165 syf.·
2026 8. kitabı
Kitaba da ismini veren ilk öykümüz emekli bir albayın bekleyişini ve umudunu konu alıyor. Bitmeyen bekleyiş denilince aklıma ilk Godot'yu Beklerken kitabı geliyor. İnsan devam edebilme gücünü kendinde bulabilmesi için bir umuda ihtiyaç duyuyor. Albay için bu umut, devletten gelecek bir emekli aylığı. Bir de ellerindeki horozun 2 ay sonraki dövüşlerde iyi para kazandırması beklentisi. Dile kolay 15 yıldır beklemedeler, bu cuma gelir eli kulağındadır diye düşünüyor emekli albay! Canını tehlikeye atmanın, onca yıllık hizmetin ve bir çocuğunu kaybetmenin ardından elde kalanın koca bir hiç olmasını gurura yedirmek zor. Sıra bize geldi gelecek beklentisi ile yaşamaya devam ediyorlar tabii buna yaşamak denirse. Çünkü bir lokma ekmeği zor buluyorlar. e-pub olarak okuduğum versiyon; "Albaya Mektup Yazan Kimse Yok" öyküsüne ek olarak aşağıdaki öyküleri de içerisinde barındırıyordu. -Salı uykusu -Günlerden bir gün -Bu kasabada hırsız yok -Balthazar'ın olağanüstü öğle sonrası -Monteil'in dul karısı -Yapma güller -Koca Ana'nın cenazesi Baskıcı yönetim, yoksulluk, ahlak, din, aile içi ilişkiler gibi konuları hikayelerin merkezinde görüyoruz. Tebessüm edilebilecek birkaç buruk kırıntı olsa da hikayelerin tamamı esasında acıklı bir yapıya sahip. Dolayısıyla alabildiğine gerçekçi ve bizden hikayeler diyebiliriz. Yazar, hayatın içinden basit gibi görünen ancak duygusal da bi ağırlığı olan durumları güzel aktarmış. Bazı öyküler biraz deneme tadında, net çıkarımlara ulaşmak zor. En azından benim için öyle oldu. Öykü okumayı da bu yüzden çok sevdiğimi söyleyemem. Her konunun tamama erdirilmesini bekleyemiyoruz. Hatta çoğu zaman ana konunun bile bir yere varması mümkün olmuyor. Bize aktarılan kadarla yetinmek durumundayız.
Hikaye-Öykü
Albaya Mektup Yazan Kimse YokGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 199010,3bin okunma