Zamanında ülkemizden gönderilmiş Yunanlardan birisinin torunu, büyükannesinin masal tadında anlattığı topraklar olan Ürgüp, Nevşehir'i ziyaret etme planları yapar. Amacı dinlediği hikayelerdeki büyülü Anadolu'yu görmek, başta mantı olmak üzere güzel lezzetlerini tatmak, yaşantıları tanımak ve dönerken de hatıra olarak bir avuç toprak, iki şişe su götürmektir. İş ciddiye biner ve Larisalı Dimitrios yollara düşer. Dimitrios elbet Anadolu'nun misafirperverliğini tadacaktır ancak yol onu beklediğinden kat kat daha güzel şeyler bulacağı bir kapıya, eşekli kütüphaneci lakabıyla anılan Mustafa Güzelgöz'ün ve gelecekteki kan kardeşinin evine götürür.
Peki kimdir bu eşekli kütüphaneci? Mustafa Bey Dimitrios ile ilk tanıştığı andan itibaren ona çok sıcak davranır ve her ne kadar kendisi hakkında konuşulmasından utansa da, misafirine kendi hikayesini biraz çekingen bir şekilde kitap boyunca anlatır. Siz utangaç dememe bakmayın konuyu anlatmaya taaa en başından çocukluğundan başlar, eşiyle nasıl tanıştığına ve neler yaşadıklarına kadar her detayıyla anlatmayı kendine bir görev bilir. Bir kütüphane memuru olarak Ürgüp kütüphanesinde çalışan Mustafa Bey halkın ilgisizliğini görür ve kitapların raflarda tozlanmasına içerlenir. Ancak eşekli kütüphaneci olmasının tek sebebi bu değildir. Kaymakam, doktor, öğretmen vs. diğer memurlar ile zaman zaman köylere resmi ziyaretler gerçekleştirilir. Bu ziyaretler sırasında Mustafa Bey'in canı çok sıkılır çünkü köylüler buyurun efendim diyerek diğer tüm memurlara bir sandalye uzatırken onu hep görmezden gelirler, kısaca adam yerine koymazlar onu. Bu konuyu eşi Hanife Hanım'a anlatınca o da der ki: "Kızma bey, diğerleri köye bir hizmet götürüyor, ondandır." Bu yorumu duyunca o da kendince bir karar alıyor ve köylere hizmet götürmeye karar
Acı bir durumdur bu; Türkiye'ye özgü acı bir durumdur. Aydınlık düşmanları hâlâ güçlü. Dostlar ise çok dağınık. Bu da ruhları öldürüyor. İnsanların cesareti kırık. Örneğin benim başıma bu olumsuzluklar geldi; üç kişi yazı yazıp savunmadı. 'Durun kardeşim, siz ne yapıyorsunuz?' diye, o kokuşmuş bürokrasinin üstüne gitmedi, yukardaki ilgilileri ve kamuoyunu uyarmadı. Ben de yaradılıştan içime kapalı, kendini savunmayı övünme sayan, övünmeyi sevmeyen, bilmeyen biriyim; sık sık söylediğim gibi, elimden ağlamaktan başka iş gelmez; bir şey yapamadım.
Muhtar İsmail Ağa'yla konuşuyorum: Halkodası'nın yapısını ver, kitaplık yapayım! Beyim diyor, bizim yolumuz, köprümüz, çeşmemiz yok; kitaplığı ne yapacağız? Anlatıyorum ona: Eğer kitaplığınız olursa, yolunuz, çeşmeniz, köprünüz de olur! Anlatıyorum uzun uzun. Muhtar İsmail Ağa, 'Gerekmez Mustafa Bey, kalsın!' diyor.