Lavantalar, kürkler, çamaşırlar, mücevherler: Ölüme yer verilmeyen bir dünyanın şatafatlı kibriydi bunlar; ama ölüm, bu dış görünüşün, bu gösterişin arkasında, kliniklerin, hastanelerin, kapalı odaların boz renkli gizliliğinde saklanıp bekliyordu. Bense artık başka bir gerçeklik tanımıyordum.
Kısa zaman sonra annem bana artık hiçbir şey sormaz oldu. İnançsızlığım üzerine yaptığımız kısa, çekişmeli konuşma, ikimizin de oldukça büyük bir çaba göstermemizi gerektirdi. Gözyaşları yüreğime dokundu. Ama içimde olup bitenleri pek düşünmediğini, kendi başarısızlığına ağlamakta olduğunu çabuk kavradım. Dostluk yerine yılgıyı yeğ tutmakla beni büsbütün ürkekleştirdi. Herkesin, ruhum için dua etmesini isteyecek yerde bana biraz güven, biraz yakınlık göstermiş olsaydı, anlaşmamız gene de mümkün olabilirdi. Bunu yapmasını önleyen neydi, biliyorum şimdi. Çok öcü vardı alınacak, çok yarası vardı sarılacak…
Anı diye bir şey kalmayacağına göre, bir ana bu kadar önem vermek niye? Gönül onarımı diye bir şey de olmayacaktı. Can çekişen bir insanın son acılarına, saltığın sığdırılabileceğini, kendi hesabıma, kemiklerimin iliğine dek anladım.
Özellikle, kız kardeşim üzerindeki erkini berkitmeye bakıyor, aramızdaki arkadaşlıktan gocunuyordu. Din inancımı yitirdiğimi öğrendiği zaman, kardeşime taşkın bir öfkeyle bağırmış: “Seni onun etkisine karşı savunacağım. Koruyacağım seni!”