Not: Bu ileti eserleri orijinalinden ve sonrasında Türkçe çevirilerinden okuyan insanların görüşlerinin derlenmesiyle yazılmıştır. Sonrasında sitedeki okurların katkıları eklenmiştir.
Günlerdir çevirmenlerin dünyasına daldım ve haklarında o kadar çok şey okudum ki beynimden dumanlar çıkıyor. Yabancı dilde yazılmış eserlerde en rahatsız olduğum şey, çeviri ne kadar kaliteli olursa olsun ''çevirinin çevirisini'' okumaktır. Misal Rusça bir eseri, Fransızca'ya çevirmişler. Bizdeki çok iyi Fransızca bilen bir çevirmen de Türkçe'ye çevirmiş. Bu benim bir okur olarak tercih etmek istemediğim bir durum. Klasikler konusunda bu yüzden çok titiz bir liste hazırlamak için uğraşıyorum. (Tuco isimli bir okur, bazı çevirinin çevirisi eserlerde, dili bilen orjinal eserle çevirinin çevirisi olan eserin kıyaslanarak bir hata var mı kontrol edildiğini söyledi. Yani her çevirinin çevirisi kötü demek değilmiş.) Elbette ben de insanların yazdıklarını kendime ölçü aldım. Hata payı vardır. İlgilenirseniz diye, buraya hangi çevirmeni hangi dilden tercih etmeniz gerektiği konusunda bir liste paylaşıyorum:
"?" KOYDUKLARIM DAHA SONRA TEKRAR İNCELENECEK ÇEVİRMENLER.
RUSÇA
*HASAN ALİ EDİZ; Fransızca, Rusça ve Sırpça bilmektedir. Bence Suç ve Ceza'da bazı yerlerde mantık hataları vardı. Bu, basımla da ilgili olabilir. Nihal Yalaza Taluy'un hâlâ en iyisi olduğunu düşünüyorum. Ek olarak Mehmet Özgül de bütün eleştiriler bir yana bence güzel bir çeviri yapmış. ✅
*NİHAL YALAZA TALUY; birçok değerlendirmeye göre çok iyi bir çevirmen. Şahsi kanaatime göre de okumaktan en keyif aldığım çevirmen kendisi. ✅
*KORAY KARASULU; genç bir çevirmen ama emin adımlarla ilerlediği söylenmiş. Kumarbaz'ı inceledim. Nihal Yalaza Taluy ile hemen hemen aynı çevirmiş. ✅
*MAZLUM BEYHAN, Suç Ve Ceza'yı inceledim. Hasan
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Yüzünde Bir Yer, birden fazla bakış açısıyla bakılmaya açık bir eser. Bu, elbette ki bütün eserler için geçerli bir kuraldır. Bırakın kitapları, dünya için de böyle değil midir? Dünya bizim gördüğümüz kadar vardır. Üstüne üstlük, bu görme 'açısındaki' anlam yükleme işi de yine kişiden kişiye değişebilir bir olgudur. Fakat, Yüzünde Bir Yer'de bu biraz farklı. Şöyle ki, romanda belirli bir omurga yok diyebilirim. Yani kitap boyunca anlatılanlar belirli bir merkez nokta etrafında değil, aksine alakasız noktalarda meydana geliyor.
Büyülü gerçekçilik kavramında da gerçekçilik kapsamında bir omurga olmaması durumu söz konusu olabilir fakat bu eser o türe de girmiyor. Neden öyle peki? Sema Kaygusuz, bir tutulma halini anlatmış da o yüzden. Hayatta çoğu şeyin bir ağırlığı vardır; olayların ağırlık derecesi de elbette kişiden kişiye göre farklılık gösterebilir. Fakat çoğu insanda var olan ve var olmaya da devam edecek olan bir ağırlık vardır: Zamanın geçtiği gerçeği. Zamanın geçmesinden kastım, çağların ilerlemesi, dünyanın değişmesi değil. Demeye çalıştığım, zamanın bireysel olarak kişide bıraktığı yük.
Zaman kavramını çoğu zaman düşünmüş, üzerine kafa yormuşumdur. Hem bilimsel olarak hem de hayatsal manada. Hayatsal manada, zaman insanın sırtında her daim hissettiği bir yük gibidir. Bu açıdan aslında hepimiz birer 'zaman hamallığı' yapıyoruz bitmek bilmeyen hayat yolunda. Sanki sırtımızda bu ağırlık ile doğmuşuz. Gerçeklikten uzak bir ağırlık bu; insanın gerçeklerden uzaklaşıp görünmez hale geldiğinde yaşadığı "bir de gerçek hayat var tabii" bulantısından başka bir şey değil.
Aslında çok derine indim ama kitap da o türden olduğu için anlatmak gereği duyuyorum. Zaman geçer çevre değişir, yine zaman geçer sevdiklerimizin yaşlanmış olduğunun sessiz dehşetini yaşarız. Sanki o
Yüzünde Bir YerSema Kaygusuz · Metis Yayıncılık · 2021895 okunma
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 28. kitap, Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerden ise okuduğum 4. kitap oldu. Daha önce Arkadi ve Boris Strugatski kardeşlerin okuduğum 3 kitabından da tam olarak mutlu ayrılamamıştım; fakat Uzayda Piknik isimli bu kitap, şu ana kadar okuduğum en iyi ve en derin kitaplarıydı.
Strugatski kardeşleri genellikle eleştirdiğim konu şuydu: Muhteşem bir konuyu yavan bir anlatımla mahvetmeleri... Okuduğum diğer kitaplarında gerçekten de harika bilimkurgu konuları bulmalarına karşın, yavan denebilecek bir anlatımla konuyu mahvediyorlardı bana göre. Fakat Uzayda Piknik'te herhangi bir konu mahvetme görmediğim gibi gayet güzel bir işleyiş de gördüğümü itiraf etmeliyim.
Günümüzde birçok bilim adamının da kabul ettiği üzere, insanoğlu evrende yaşayan tek canlı değil. Canlı denildiğinde illa insana benzeyen bir yaratık olarak düşünmemek gerekir. İnsana hiç benzemeyen ama yaşadığı doğa şartlarına uyum sağlamış bir takım mikroorganizmalardan oluşan yaratıklar da canlı bir tür olarak nitelenebilir. İşte Strugatski kardeşler de insanoğlunun kainatta yalnız olmadığı önkabulüyle Uzayda Piknik isimli bu kitabı temellendirmişler. Sayfa 15: "Önemli olan, insanlığın bugün kesin olarak bildiği şey: kainatta yalnız olmadığı."
Dünya dışı bir uygarlıktan gelen bir takım canlıların dünyanın 6 farklı köşesinde piknik yapar gibi bir an konaklayıp gittiklerini ve piknikten geriye kalan artıkların dünyada bırakıldığını düşünelim. Son derece yabancı bir teknolojinin ürünü olan bu atıkların dünyada ne gibi olaylara sahne olacağını az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Uzaylı artıklarını tamamen insancıl amaçlar için kullanmak isteyenler, teknolojinin gelişmesi ve dünyanın ileriye gitmesi için kullanmak isteyenler, kar ve güç tutkusu ile zengin olmak