mitra

mitra
@_selluka_
the struggle of living*
Halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti*
Puan vermedi·96 syf.··
2024 11. kitabı
Uzun bir aradan sonra inceleme yazmak cüretini gösteriyorum. Yazma istidatımın epey paslanmış olduğunu düşünsem de bismillah deyip başlayalım. Ben ne için varım? Ne için yaşıyorum? Bir gün ölüp gideceksem yaşamın anlamı ne? gibi sualler düşünme kabiliyetine sahip herkesin aklından geçer. Bu sorular insanın varoluş sancılarının tezahürü mahiyetindedir. Öyle bir var olmak ki, olmak ve olmamak arası sonsuz bir boşluk, içinden çıkılmayan, çıkmaya çalıştıkça daha da batılan bir müphemlikler atlası. Yazar'ın insan tasviri öylesine anlamlı ki paylaşmadan geçmek istemiyorum. Bir insan düşünün peşinden bir ejderha kovalıyor o sırada kendini bir kuyuya atıyor, kuyuya atladığında fark ediyor ki, aşağıda da kendini yutmaya çalışan bir canavar var. Derken bir ağaç dalı bulup ona tutunuyor ama gelin görün ki o ağaç dalını da küçük kurtçuklar kemiriyor. Yazar insanın yaşama uğraşını o dala tutunma çabası olarak tanımlamış. Öleceğini bile bile o dala tutunmaya devam etmek... İnsan o dala tutunmaya neden devam eder? O sırada aklıma o meşhur söz geliyor: "Yaşamak için bir nedeni olan kişi hemen her nasıla dayanabilir." O halde sebep nedir, yazar kitap boyunca bu ''neden'' üzerine odaklanmış. Ve en nihayet geldiği sonuç insanın yalnızca bir inançla yaşayabileceği, kendini var hissedebileceği sonucuydu. Yaşamak ile var olmak arasındaki o derin uçurum burada kendine vücut buluyor. Her birimiz belki fizyolojik olarak yaşıyoruz. Ama insanın kendini var hissetmesi çok daha derin metafiziki anlamlar ihtiva ediyor. Hayat bir inanç doğrultusunda yaşadığımızda anlamlı. Ayrıca yazarın ilgili kitapta hristiyanlık inancı dahil olmak üzere diğer inançları da sorgulaması dikkatimi çekti. Bir anlam arıyor hayatta. Önce bilim dünyasında ama bakıyor ki bilim dünyası onun sorularını tatmin etmiyor. O
İtiraflarımLev Tolstoy · Antik Kitap · 201629,2bin okunma
Reklam
8/10
·144 syf.··
2023 29. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2023 00:10
İçeriği hakkında hiçbir fikre sahip olmayarak yalnızca isminden etkilendiğim için aldığım bir kitaptı. Çok nadiren gösterdiğim bir cüret olsa da iyi ki almışım dedim. Rousseau amcayla tanışma kitabım. Gezileri sırasında kaleme aldığı yazılardan oluşan felsefi bir deneme kitabı olan bu eserin başlangıcında cümleler tüm doyuruculuğuyla zihnime aktı. Çok etkileyici bir şekilde başladı fakat sonlara doğru üzerimdeki tesirini giderek azalttı. Kitapta temel konu başlıktan da anlaşılacağı üzere yalnızlık. Bu yönden yazarın karamsar havasını tüm kitap boyunca görmek mümkün. Öyle ki ara ara bu karamsarlığından dolayı yazarla çatıştığımı söyleyebilirim. Ki zaten yazar dahi kendisiyle çatışmış. Biyografisini okurken İsviçreli bir filozof olduğunu öğrendim. Doğa araştırmalarına ve botanik bilimine müthiş bir ilgisi var. Tam bu noktada kendisiyle ortak bir kesişim kümesi yakaladım ve müspet olarak gördüğüm bu tarafına tutundum. Doğa yürüyüşleri sırasındaki deneyimlerini, doğayla ve kendiyle birlikte olmanın huzur verici taraflarını betimleyici bir dille iştahlı bir şekilde anlatmış. Kitap boyunca insanlarla yaşadığı olumsuz deneyimlerden dolayı bir kaçma durumu söz konusu, kendine ve doğaya kaçan ve insanları baskılayan bir zihin yapısı var. Diğer yandan onlarsız olduğunda da yine kendini rahatsız hisseden bir zihin var. Bu çatışma aynı modern insanın ilişki dünyasındaki çatışmalara benzetilebilir. Öte taraftan düşünce seanslarında bolca yer verdiği bir mefhum var: Mutluluk. Sürekli bir mutsuzluktan kurtulma çabası içinde olan yazarımız nasıl mutlu olunur yahut mutluluk nedir gibi sorulara da kendi çapında yanıtlar vermiş. Bazı cümlelerde stoa felsefesi yakaladım diyerek daha fazla spoiler vermeden kapatalım. Düşünce anlamında genel itibariyle bakıldığında beni tatmin etti.
Yalnız Gezerin DüşleriJean-Jacques Rousseau · Öteki Yayınları · 19995bin okunma
Kapitalizm-Gıda-Sağlık Ekseninde Bir İnceleme
9/10
·328 syf.··
2023 6. kitabı
·
20 günde okudu
·
Okunma: 30 Ocak 2023 18:22
(Hakim olmadığım bir alanda inceleme yazma teşebbüsünde bulunuyorum. Yazacaklarım kitaptan anladıklarım ve yaptığım birtakım araştırmalar sonucunda elde ettiğim kazanımlardır.) Kapitalizm esasında pek çok alanı etkileyen bir sistem olsa da yazar gıda-sağlık veçhesini incelemeyi tercih etmiş. Bu bakımdan isabetli bir karar olmuş çünkü alana daha geniş perspektifler sunma imkanı sağlamış. Afrikada yetersiz beslenme yüzünden açlıkla mücadele eden bir insandan tutun Amerika'da bolluk içinde yaşayan hatta fazla bolluğun getirdiği obeziteden ölüm kalım savaşı veren insana kadar herkesi etkileyen devasa bir sistemden bahsediyoruz. "KAPİTALİZM" (İkisi arasındaki ironik tenakuzun değerlendirmesini size bırakarak konuyu biraz daha gıda boyutuna getirmek istiyorum.) Tarladan sofraya gelinceye değin kapitalizmin türlü yönlendirmelerinden geçen bir gıda zincirinden bahsediyoruz. Sadece bununla kalsa iyi, gıda geçen her türlü reklam ve satış da elbette kapitalizmin bir parçası. Tarımda makineleşme, yeşil devrim, petrokimya devrimi gibi çeşitli aşamalardan geçerek günümüze gelen kapitalizm esasında yazarın da altını çokça çizdiği çok temel bir ilkeden neşet ediyor: -Kârın özelleştirilmesi ve maliyetin/bedelin toplumsallaştırılması Amaç yalnızca daha fazla kâr elde etmek ve bu amaç uğruna insanların sağlığına veya çevreye zarar(küresel ısınma) verir miyim kaygısı güdülmüyor. Kısaca tarlada çalışan Ahmet amcanın tütün tarlasında maruz kaldığı kimyasal, karın tokluğuna aldığı maaş ya da büyük şehirde yaşayan insanın yanlış beslenme sebebiyle (fast-food) aldığı kilolar ve sağlık yatırımları umurlarında dahi değil. Çünkü istedikleri de zaten bu. Ucuz ürün elde etmek için ucuza işçi çalıştırmak, insanları hasta ederek bir başka sektör olan sağlık ve ilaç endüstrisine katkı sağlamak
Kapitalizm-Gıda-Sağlık
Ekmek Yoksa Abur Cubur YesinlerRobert Albritton · Otonom Yayıncılık · 20169 okunma
Yağın Gizli Yaşamı
6/10
·288 syf.··
2022 83. kitabı
·
26 günde okudu
·
Okunma: 16 Aralık 2022 16:18
Hepimizin kafasında ziyadesiyle büyüttüğü ve korktuğu bir yağ imgelemi var. Yağ gerçekten bu kadar korkulması veya sakınılması gereken bir besin öğesi mi? Bizim ondan bu kadar korkmamızın sebebi nedir? Yazar başlangıç olarak yağa salt şişmanlamaya sebep olan canavar nazarıyla bakmamızı engelliyor. Zira bu noktada kitaba lipodistrofisi olan bir kızla başlaması manidar olmuş. Lipodistrofi, yağın atrofiye uğrayıp vücutta sürekli azalmasına sebep olan genetik temelli bir hastalık. Buradaki temel düşünce elbette yağın tahmin ettiğimiz kadar korkunç olmadığı gerçeğine bizleri ısındırmak. Bu ilgi çekici vakadan sonra vücutta yağın işlevleri, çeşitleri ve olması gereken miktarda yağın vücudumuzda bulunmasının ne kadar elzem olduğuna değinilmiş. Peki, yağı vücutta önemli kılan işlevler neler? Bağışıklık sistemi, üreme sistemi, endokrin sistem, kilo kontrolü, kemik dayanıklılığı, vücut sıcaklığı ve yaraların onarılması gibi pek çok işleyişin düzenlenmesinde rol alıyor. Kısaca yağa karşı olan değer yargılarımızı tekrar sorgulamalıyız. Harici olarak kitapta kadın ve erkeklerin yağ ile mücadelesi özellikle kadınların bu konu hakkında verdikleri fizyolojik ve psikolojik savaş, cinsiyetler arası yağ dağılım farklılığının sebepleri ve evrimsel bakışla analizi gibi konuları bulmak mümkün. Çok dikkatimi çeken bir alıntı ve kitaptaki vakaların pek çoğunda da gördüğüm temel sorun; kilo sorunu. Çok başarılı bir iş adamına hayatında neyi değiştirmek istediği sorulduğunda cevabı oldukça ilginç oluyor. (Yani en azından ben böyle bir cevap beklemezdim.) Kendisi göbeğinden kurtulmak istediğini söylüyor. Yani ister liseye giden ergen bir genç olun isterseniz tüm ideallerini gerçekleştirmiş başarılı bir iş adamı, ortak kaygılar taşıyoruz. Kilolu olmak ve fiziksel görünüş. Kilomuzu bu kadar
Sağlık
Yağın Gizli YaşamıSylvia Tara · Paloma Yayınevi · 201824 okunma
Fotoğrafın Ötesi
8/10
·256 syf.··
2022 79. kitabı
Görmek ve anlamaktan ziyade göstermek ve görülmek isteyen bir çağa doğru evriliyoruz. Hergün gözümüzün önünden geçen milyonlarca görsel içeriği tüketiyoruz ve tüketerek yok ediyoruz. Medyanın bir görüntü ve imaj haline geldiği dijitalleşen çağımızda özünden bîhaber yaşamanın marazî boyutu günden güne artıyor. Sürekli bir tüketimin özneden nesneye dönüştürdüğü insanı seyrediyoruz. Bu çağ için Guy Debord "gösteri toplumu" tanımlamasını yapıyor. "Hayatı poz verir gibi yaşamak" bu tanımın en güzel açıklaması olsa gerek. Bir görüntü var aynılaşan, tekdüzeleşen, sürekli bir varlık savaşı vermekle muayyen bir insan portresi, bir insan simülasyonu. Evet simülasyon dedim çünkü pek çoğu gerçek değil pek çoğu hakikatinden çok uzak bir yerde konumlanıyor. Kendini fotoğraflarla var eden insan kimliksizleşmeye başlıyor. Fotoğraf müteal boyutundan çıkarılarak nâkıs fizik boyuta indirgeniyor. Fotoğraf dediğimizde akla sadece görüntü değil görünen geldiğinde yani fotoğraf zaman, mekan ve insan üçlemesinde duygu, tarih, idrak ve anlam boyutuna ulaştığında fotoğrafın metafizik boyutunu yakalamış oluyoruz. Yazarın bu konu hakkında verdiği örnekler daha çok doğu-batı, geleneksel-modern mukayesesi üzerineydi. Modernizmin yoğun bir şekilde eleştirildiği bir kitap olduğunu söylemem gerekir. Genel manada fotoğrafın felsefi boyutu, bu konu hakkında uzman kişilerden alıntılar (hayli yoğun bir kaynakçaya sahip), modernizm-postmodernizm kavramlarının fotoğraf üzerinden tanımlanması, fotoğrafın diğer sanatlarla olan ilişkisi ve benzerliği, geleneksel kültürümüz ve fotoğraf ilişkisi (bu bölümde görmek üzerinden İbnü'l-Arabî'nin ayna metaforu ele alınmıştı, çok latifti :), Türkiye'de fotoğrafçılık gibi çeşitli konulara yer verilmiş. Kitapta fotoğrafın medya boyutuyla karşılaşmayı hiç
Fotoğrafın ÖtesiDursun Çiçek · Muhit Kitap · 202132 okunma
Reklam