(Fetihten sonra)
Boğaziçi, iki sahil boyunca köy köy Kavaklar'dan Marmara'ya kadar yalı mimarîsiyle süslenmiş, yeryüzünde yalnız kendine benzer başka bir şehir olmuştur. Üsküdar, mahdut bir kasaba olan Chrysopolis olmaktan çıkmış, camileri ve saraylarıyla İstanbul'un karşısında ona benzer bir şekil almış, sahilden Çamlıca tepesine kadar yükselmiştir. Eyüb, bir sütçü köyü iken fethin ruhanî hatıralarının etrafında, millî mimarînin bütün güzellikleriyle bezenmis, zamanla genişledikçe genişlemiş, ölümü güzel gösteren nazirsiz bir ölüm şehri mertebesine ermiştir.
1453'te İstanbul surları önüne gelen orduda 1448'de ikinci Kosova ve 1444'te Varna muzafferiyetlerini kazanan asker olduğu gibi, 1396'da Niğbolu muzafferiyetinde bulunmuş ve yetmiş beş yaşına girmiş harp erleri vardı; 1389'da Birinci Kosova'da yirmi yaşlarında iken dövüşmüş ve seksen beşinde İstanbul fethini görmüş ihtiyarların da bulunduğunu farz etmek mümkündür. Bu iki yahut üç nesil ne işler başarmıştı! Anadolu'da ve Rumeli'de neler görmüştü! Devleti nice ağır felaketlerden kurtarıp öteden beri, hayal ettiği İstanbul fethine kadar nasıl getirmişti!
... Türklüğün, yeryüzünde güzellik namına başka bir eseri olmasaydı yalnız bu şehir (İstanbul); onun nasıl bir yaratıcı kudrette olduğunu ispat etmeye kifayet ederdi.