Barış Bıçakçı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi’ni okurken en çok şunu hissettim: Bu kitap bir hikâyeden çok, bir ruh hali. Cemil’in düşünceleri, Ankara’nın sokakları, çay kokusu, radyodan yükselen Ezginin Günlüğü şarkıları... Hepsi birbirine karışıyor. Bazen kitap okumuyor da sanki birine uzun uzun dalmış gibi oluyorsunuz.Kitapta en sevdiğim cümlelerden biri “Hemen eve dönme isteği uyandıran şey güzeldir.” oldu. Cemil için güzellik, eve dönmek isteğiyle ölçülüyor. Ne kadar sade, ne kadar içten bir ölçü bu. Gerçekten de bazı kitaplar, bazı müzikler ya da bir koku bile insanda o duyguyu uyandırır: eve, kendine dönme isteğini.Cemil’in “Yaşamak ilerlemek olamaz ama geride bırakmak olabilir.” düşüncesine takıldım uzun süre. Belki de Bıçakçı’nın bütün karakterleri gibi o da ilerleyemeyen, ama bir şeyleri geride bırakmayı öğrenen bir insan. Bu yüzden kitabı okurken kendimi sık sık durup düşünürken buldum ;sanki kendi geçmişimle küçük bir hesaplaşma gibiydi.
Barış Bıçakçı’nın dili çok sade ama aynı zamanda derin. Mesela “Kaynayan çaydanlığın mutfağa diktiği kokulu ağaç” betimlemesi beni çok etkiledi. O kadar gündelik bir şeyden bile bir şiirsellik çıkarabiliyor. Bıçakçı’nın romanlarında hep o var: sıradanın içindeki güzellik.Ve elbette Ankara… Bu kitapta şehir sadece bir fon değil, neredeyse bir karakter gibi. “İstanbul’da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzülürsünüz, Ankara’da insan sadece Ankara’nın haline üzülüyor.” cümlesi bunu açıklar nitelikte- Kızılay’da, Kuğulu Park’ta, Bahçelievler sokaklarında dolaşırken dünyanın değil, sadece kendi şehrinin derdine yanmak..Bu, çok tanıdık bir his.
Cemil’in yazarlıkla, edebiyatla kurduğu ilişki de çok tanıdık geldi bana. “Yazar filan değilim ben, editör hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim.” derken hem mütevazı hem de biraz