zeynep

Bu tükeniş çağının orta sınıf hayaletleri olan bizler için, günün koşullarına göre yeri orta-üstleorta-alt arasında değişen (kriz hali malum, bir sürekliliktir ülkemizde), her gün biraz daha inceltmeye çalıştığı zevklerine sıkı sıkı tutunarak yaşayan biz zavallı hayaletler için yeni bir gün yok artık. Umut bitti.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Oysa hayat naz maz tanımıyordu. Kendimden biliyordum. Hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. O zaman anlardın işte büyümek neymiş. Nasıl acı ve erken bir şeymiş.
Hep kolayca bağışlamıştım. Bağışlayıp unutmak hesaplaşmaktan çok daha kolaydı. Bağışlıyordun ve bitiyordu. Başını alıp gitmen, hayatını değiştirmen gerekmiyordu. Kaldığın yerden aynen devam ediyordun. Spotless mind oluyordun. Lekesiz zihin. Ne güzeldi. Sonsuz gün ışığı!
“Ağlama.. ben çok yorgunum,” dedi. Bu dört sözcük böyle sıralandığında nasıl da tuhaf görünüyordu. Bu dört sözcüğün dizilişine bir anlam vermek için uğraşmak gerekiyordu. Başka biri olsa, ‘ağlama seninle uğraşacak halim yok’ dediğini sanabilirdi. ‘Seni teselli edecek mecalim yok.’ Oysa Ali iki cümle kuruyor, aynı anda iki şey yapıyordu. Hem beni teselli ediyor, hem özür diliyordu. Sesinde keder vardı, asıl ona ağlıyordum. Sesindeki kedere ağladığımı o da biliyor, onun için bana ağlama diyordu. Bunu bir tek ben anlayabiliyordum.
Bir yerlerde aşk diye bir şey olacaktı dedim kendi kendime. Yoksa hiç olmamış mıydı dedim. Bu dünya ne boktan bir dünya, olmayan şeylerin imparatorluğu dünya diye mırıldandım. Ama olamaz, bir yerde aşk vardı, yaşadım, oradan biliyorum diye mırıldandım.