Bu tükeniş çağının orta sınıf hayaletleri olan bizler için, günün koşullarına göre yeri orta-üstleorta-alt arasında değişen (kriz hali malum, bir sürekliliktir ülkemizde), her gün biraz daha inceltmeye çalıştığı zevklerine sıkı sıkı tutunarak
yaşayan biz zavallı hayaletler için yeni bir gün yok artık. Umut bitti.
Oysa hayat naz maz tanımıyordu. Kendimden biliyordum. Hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. O zaman anlardın işte büyümek neymiş. Nasıl acı ve erken bir şeymiş.
Hep kolayca bağışlamıştım. Bağışlayıp unutmak hesaplaşmaktan çok
daha kolaydı. Bağışlıyordun ve bitiyordu. Başını alıp gitmen, hayatını
değiştirmen gerekmiyordu. Kaldığın yerden aynen devam ediyordun.
Spotless mind oluyordun. Lekesiz zihin. Ne güzeldi. Sonsuz gün ışığı!
“Ağlama.. ben çok yorgunum,” dedi.
Bu dört sözcük böyle sıralandığında nasıl da tuhaf görünüyordu. Bu
dört sözcüğün dizilişine bir anlam vermek için uğraşmak gerekiyordu.
Başka biri olsa, ‘ağlama seninle uğraşacak halim yok’ dediğini
sanabilirdi. ‘Seni teselli edecek mecalim yok.’ Oysa Ali iki cümle
kuruyor, aynı anda iki şey yapıyordu. Hem beni teselli ediyor, hem özür
diliyordu. Sesinde keder vardı, asıl ona ağlıyordum. Sesindeki kedere
ağladığımı o da biliyor, onun için bana ağlama diyordu. Bunu bir tek
ben anlayabiliyordum.
Bir yerlerde aşk diye bir şey olacaktı dedim kendi kendime.
Yoksa hiç olmamış mıydı dedim.
Bu dünya ne boktan bir dünya, olmayan şeylerin imparatorluğu
dünya diye mırıldandım.
Ama olamaz, bir yerde aşk vardı, yaşadım, oradan biliyorum diye
mırıldandım.