"Özü, kendisiyle karşılaşanların kimliklerini görmezden gelmeye, yani ben dahil, karşısına çıkan her insanı eşit saymaya dayalı olduğu için hukukla aram, son yıllarda, gayet iyiydi. Ezberimdeki cümleler hayata uymadığında ya da kendimi kötü hissettiğimde, cebimde taşıd8ğım Türk Ceza Kanunu'nu çıkarıp okumaya başlıyordum. Çünkü o kitaptaki hukuk metinlerinde ad, soyadı ya da özel bilgiler yoktu. Onların yerine, başına sürekli felaketler gelen, ödül ve cezalar arasında yuvarlanan biri vardı ve ona kişi deniyordu. Kendini ifade edip edememesi asla önemli olmayan, dilsiz ya da kör, tek bacaklı ya da beş kulaklı, herhangi bir kişi!
Aslında hukukun bu anonim yapısı tabii ki sadece bir hayaldi. Çünkü bu dünya üzerinde hiçbir şey anonim değildi. Asla bir kral bir dilenciyle aynı biçimde yargılanmamıştı, yargılanmıyordu ve yargılanmayacaktı."
"İşte o zaman gidip bir ev alabilirdim kendime. Sonra da aşırı dozdan ölürdüm içinde! Çünkü bir otelde ölü bulunmak, utanç verici olurdu. Cesedim kokar kokmaz bulunurdu. Sonra da onlarca yabancı el bedenime küstahça dokunurdu. Oysa öyle bir evde ölmeliydim ki insanlar, dokunacak et bulamamalıydı üzerimde. Dünyanın en uzak evini bulmalıydım. Jules Verne'in romanındaki o fener gibi. Dünyanın ucundaki evi bulmalıydım. İnsanlar öldüğümü fark edene kadar, ben çoktan çürümüş olmalıydım. Beni öyle bulmalılardı. Çürümüş olarak! Görür görmez, benden mideleri bulanmalıydı! İlk görüşte korku olmalıydi! En azından ödeşmiş olurduk..."
"Deponun bir köşesinde, küçücük olmuş bir halde, ağlamaktan başka bir şey yapamadım. Sonra da iki avucumu yüzüme götürüp gözyaşlarımı sildim ve başımı kaldırdığımda onu gördüm:
Karanlığın içinde duran geçmişimi. Biçimsiz bir hayvan gibi karşımda dikilmiş, bana bakıyordu. Toynaklanı vardı. Doğmasını izlediğim o buzağı gibi. Incecik ve simsiyah tüylü bacaklarının üzerinde doğrulmuş, her yanından, plasentaya benzeyen şeffaf bir çamur akıyordu. Göv desi, topraktandı. Ve o topraktan taşmış onlarca cesedin ellerini, burunlarını ve dişlerini görebiliyordum. Bir yüzü yoktu. Sadece, gözlerinin olması gereken yerde, karanlığın içinde parlayan iki kırmızı nokta duruyordu. Ankara' daki bankada gördüğüm o dijital panodaki noktaların aynısı! Bir ağzı ve bir burnu da yoktu ama aldığı her nefesi verişinde, kırmızı gözlerinin altında bir buhar bulutu beliriyordu. Çürümüş kalbinin atışı, geç kalmaya ayarladığım o saat gibi, bir duyuluyor, bir kayboluyordu. Daha fazla dayanamadım ve sıkıştığım iki duvarın arasından, "Hayır!" diye bağırdım."
... en sevdiği yer olduğuna karar verdiği cam kenarında oturuyordu. Manzaradan değildi cam kenarını sevmesi. Yanında bir insan az olması demekti. Öğreniyordu... Ne kadar az, o kadar iyi!
"Bekleyin!" demişti. "Burada bekleyin onlar size gelecek."
"Kimler?" diye sormuştu Filipinli.
"Hayatının anlamını bulmuş olanlar. Hayatlarını adayacakları şeyi bulmuş olanlar gelecek. Siz de kalplerini söküp, yerine, o şeyleri koyacaksınız. Sonra da kalpleri fırlatıp atacaksınız!"
"Ama..." demişti Kızılderili. "Kalpleri olmadan nasıl hayatta kalırlar?"
"Göreceksiniz!" demişti bina da.
"Peki ya kimse gelmezse?" diye sormuştu Filipinli.
"Kim kalbinden vazgeçecek kadar kendini bir şeye adayabilir ki?"
"Onu da göreceksiniz !" demişti bina.
"Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar?" diye söze girmişti Kızılderili. "Onlar ne olacak?"
"Onlar da, göğüslerinde bir et parçasıyla canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da yaşamak demeye devam edecekler!"