Germinal hakkında tek bir cümle söyleme hakkım olsa bu ,”işçi sınıfın davası” olurdu. Kitap boyunca Fransa’nın güneyinde yaşayan maden işçilerinin hayatı, üç kuruşa çok zor şartlarda çalışmaları,mücadeleleri,baş kaldırmaları anlatılıyor.
Emile Zola natüralizm akımını özümsemiş ve bu kitabı yazmadan önce kaynak toplamak için greve giren bir madene gitmiş,gözlem yapmış ve gördüklerini romana aktarmış. Bu da romanın gerçek hayatı ne kadar çok yansıttığının ve maalesef kitapta anlatılan “işçi sınıfın adalet arayışının” günümüze kadar uzandığı gerçeğini yüzümüze çarpıyor.
Çok etkilendiğim, hayatın gerçeklerini önümüze seren, herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitap oldu benim için.
Frankenstein'i okurken en baskın hissettiğim şey sevginin daha doğrusu sevgisizliğin birçok şeye yol açabilecek gücüydü.Bu hikayede, daha önce yapılmayanı yapıp ölü uzuvlara can vermeyi başaran ama kendi yarattığı canlıya sevgi göstermeyen, onu yalnız bırakan Victor Frankenstein mi yargılanmalı yoksa hayata dair hiçbir şey bilmeden kendi yolunu bulmaya çalışan ama sırf dış görünüşünden dolayı insanların nefretiyle, korkusuyla, dışlanmasıyla karşılaşan ve bunun sonucunda canavara dönüşen yaratık mı emin değilim (dizi ve film uyarlamalarında yaratığın adı Frankenstein olarak yansıtılıyor ama aslında kitapta yaratığın bir adı yoktur) Ne olursa olsun bu durum sevgisizliğin hem Victor'u hem de yaratığı yavaş yavaş yıkıma götürdüğü gerçeğini değiştirmiyor. Tabi olayların hepsi sevgisizlikten olmuyor, bu sadece bir parçası. Ortaya koyduğu şeyin sorumluluğunu almayan, yarattığını tanımayı, ona yol göstermeyi seçmeyen Victor Frankenstein birçok acı çekiyor, yarattığından kaçmaya çalışıyor ama başaramıyor, nereye giderse gitsin yaptıklarının ağır sorumluluğu peşini bırakmıyor. Yaratık ise onu hor gören insanlar arasında gitgide içindeki saflıktan uzaklaşıyor. Okuduğum kısa versiyonda yaratığın yaşadıklarına pek değinilmemişti, tam halinde yaratığın yaşadıklarını onun ağzından detaylıca öğreniyoruz. İnsanları kötülüğe iten yine bizler miyiz diye sorgulattı o sayfalar bana, fazlasıyla etkilendim.
Anna Karenina’yı hepimiz mutlaka duymuşuzdur, ben son zamanlarda okuduğum kitaplarda sık sık alıntılarıyla karşılaşır olduğumdan daha fazla bekletmek istemedim ve sonunda okuduğum için mutluyum.
Kitaba dair söyleyeceğim ilk şey her konuya ucu dokunan bir roman. Bazen karakterlerden, bazen yazarın satır aralarına yerleştirdiği cümlelerden hayatın farklı bir yüzünü görüyorsunuz. Anna, Vronski, Aleksey, Oblonski, Dolly, Kitty ve Levin.Levin kitapta iç dünyasına en çok tanık olduğumuz karakter. Kırılganlıkları, felsefi sorgulamaları, mutluluktan emin olmaz halleri, görünenin altındaki anlamı araması…Tolstoy'unun Levin karakterinde kendini yansıttığını okumuştum, özel bir karakter olduğunu düşünüyorum.
Aslında söylemek istediğim çok fazla şey var ama sayfalarca yazsam yetersiz kalır o yüzden birkaç noktaya değineyim; kitabın adından Anna odaklı bir hikaye okuyacakmışız gibi bir izlenime kapılabiliriz ama öyle değil, o da pek çok karakterden biri sadece. Kitaba başka hangi isim verilebilirdi diye çok düşündüm ama toplumun ikiyüzlü yanına en acımasız şekilde maruz kalan, bana göre kitabın en tutkulu karakteri Anna Karenina’dan başka ne yakışırdı bulamadım. Anna'nın yaşadıklarını düşününce 1000 küsür sayfaya bedel geliyor ve belki de yazar kitaba onun adını koyarak bu mesajı vermek istemiştir,
Diğer bir nokta karakterlerden ikisinin konuşmadan iletişim kurdukları bir bölüm var. Söylemek istedikleri kelimelerin sadece baş harflerini tebeşirle yazarak birbirlerini telepatik biçimde anlıyorlar, bu detay çok hoşuma gitti:) Onca yazılan konuşulan şeye rağmen yanlış iletişimin insanların sonu olduğu yerler okuyoruz kitapta. Oysaki gerçek iletişim bazen sözlerin ötesinde beden dilinden geçer ve aradaki bağ bize bunu gösterir.
Aynı hayatı paylaştığımız insanlarla aynı pencereden bakmanın ne kadar zor olabileceğine değiniyor yazar Iza’nın şarkısında. Bazen alışkanlıklarımızdan bazen kuşak farklılığından bazen empati kuramayışımızdan… Okurken biraz ağır ilerlese de karakterlerin iç dünyasının böylesine naif ve sade aktarılması çok hoşuma gitti. Sık sık duygusallık ve empati arasındaki bağı sorguladım. Empati kurmadıkça duygusallıktan uzaklaşıyor muyuz? Iza’nın her şeyden bunalıp kendine alan yaratma amacıyla ortaya çıkan davranışlarının bencillikle çok ince bir çizgi arasında gidip gelmesi de etkiledi beni. En çok Iza’nın davranışları üzerine düşündüm çünkü bir insanın sadece niyeti yeterli midir yoksa önemli olan karşı tarafa geçirdikleri midir, karakterlerin hissettikleri tek bir doğru olmadığını düşündürdü. Ayrıca her bir karakterin derinlerde yaşadıkları beni bol bol hüzünlendirdi. Kurgu roman okuyormuşum gibi değil de bir yerlerde yaşayan bir ailenin hayatına şahit oluyormuşum gibi hissettim çoğunlukla.
Kitabın kapağını kapatıp hayat akışına devam ederken okuduklarımın kafamda dönüp durması ve onlardan kopamıyormuşum hissine her kitapta rastlamak mümkün olmuyor. Martin kitabın başından sonuna kadar dünyasına kapılıp gittiğim, kanlı canlı hissettiğim, öğrenme açlığına, yazma tutkusuna, mücadelesine hayran olduğum bir karakter. Bazen azmi ve çalışkanlığı o kadar insanüstü geldi ki neyi bu kadar isteyip gecemi gündüzüme katıp çabaladığımı sorguladım sürekli. O kadar çabasına rağmen yüzüne kapanan kapılardan sonra yılmayışı satır aralarından bana güç verdi. Martin’in kendinden üst tabakada gördüğü insanları gözünde hayranlıkla büyütmesi o kadar tanıdıktı ki, sonrasında yaşadığı aydınlanışı yüzümde acı tebessümle okudum. Hayatın tüm iniş ve çıkışlarını Martin Eden karakterinde bir şekilde gördüm, okuduğum en derin karakterlerden biriydi bu yüzden. Martin’in varacağı yeri hep merak ederek okudum ama ulaştığı yerden çok yaşadığı farkındalıklar beni daha çok etkiledi. Peşinden gittiği tutkunun ve yaptığı fedakarlıkların sonuçları beklenmedik olsa da onun ikiyüzlü insanlara karşı isyanını ve hissizliğini hissetmemek imkansızdı. Martin’in tüm bu mücadelesine şahit olmak çok keyifliydi, iyi ki tanımışım seni Martin Eden!