• Bize bir zevki tahattur kaldı,
    Şu sönen ,gölgelenen dünyada.

    (A. Haşim)
  • Melali anlamayan nesle aşina değiliz.

    A.Haşim
  • Ahmet Haşim'in Talihsiz Evliliklerinin Öyküsü |

    Yakup Kadri diyor ki; ''Ahmet Haşim kendisinin son derece çirkin bir adam olduğunu zannediyordu ve bu zan ona ilk geçlik çağından son gençlik demine kadar hayatı zehir eden tasalardan biri olmuştur.
    Bir gün demişti ki:
    -Dün gece bu suratımın hali uykumu kaçırdı. Onu şöyle, hayalimde tasvir edeyim dedim. Mesela, alnımı daha muntazam bir şekle soktum. Kafamı lepiska saçlarla örttüm. Yanağımdaki Halep çıbanını hazfettim. Ağzımı ufalttım, çenemi incelttim. Gene bir şeye benzemedi. Anladım ki bu kafayı kökünden kesip atmaktan başka çare yoktur.''
    .
    Henüz 21 yaşında ''O Belde'' gibi bir şaheser şiir yazan Ahmet Haşim, altı yaşında annesini kaybetmişti. 1921 yılında sadece iki ay süren bir evlilik hayatı oldu. Ancak her nedense eşinden ancak 1933 yılında, yani öldüğü yıl resmen boşanabildi.
    Ahmet Haşim'i pek yakından tanıyan ve onu anılarında daima özlemle ve sevgiyle yâd eden Mîna Urgan, ''Haşim mutluluk olasılıklarını elinin tersiyle iterdi.. Haşim geçimsiz bir insandı.'' diyor.
    .
    Kendisini çirkin olarak gördüğü için hayata büsbütün küsen ve ümitsiz aşklar yaşayan Haşim, ömrünün sonlarında Frankfurt'a tedavi için gittiğinde ''Yanımda olmayışın beni harap ediyor.'' diye mektuplar yazdığı ve uzunca süredir tanıdığı kadınla ise ancak ölmeden üç hafta önce resmen evlenebilmişti.
    .
    Yaşar Nabi'nin '' İçine kapanık bir insandı. Herkesle konuşmaktan hoşlanmaz, ancak pek yakınlarına açılırdı.'' diye andığı Ahmet Haşim, bu talihsiz evlilik hayatlarının içinde öyle yapayalnız hissediyordu ki kendini, kalemi şu satırları yazıyordu;

    '' Durgun suya baktım ve dedim: Ah ölebilsem,
    Madem ki yok ağlayacak mevtime kimsem! ''

    Feylesof
  • Birinci Asır sonlarındaki Hasan Basri Hazretlerinden sonra, ilk defa 'sofi' lakabının da sahibi olarak tasavvufu ve velilik ocağını meydana çıkaran, Ebu Haşim Sofi Hazretleridir.

    Şu, sokakta devrin müftilik iddiasındaki tipini görünce 'faydasız ilimden Allah'a sığınırım!' diyen ve yolunu değiştiren büyük veli...

    Sayılı müçtehitlerden Süfyan Sevri Hazretlerinin: "Eğer Ebu Haşim olmasaydı ben din inceliklerini öğrenemezdim!" dediği büyük veli...
  • Hz. Muhammed (s.a.s) 20 Nisan 571 tarihinde Mekke'de Beni Hâşim mahallesinde, babası Abdullah'tan kalan evde dünyaya geldi. Kaynaklarda onun Fil Olayı 'nın meydana geldiği yılda, bu olaydan 55 gün sonra ve kamerî aylardan Rebîülevvel' in 12.gecesinde doğduğu kaydedilir
  • Akif İnan, Yedi Güzel Adam'dan olduğu söylenen bir şair ve yazardır. Onlardan biri midir bilmem ama güzel bir insan olduğu muhakkak. Yazdığı satırlar, ardında kaliteli ve vakur bir kişilik olduğunu gösteriyor ve ancak naif bir insana ait olabilirler. Uzun zamandır bu yedili ile ilgilenmekteyim. Hayal ettiğim haklarında uzunca bir araştırma ve okuma yapıp büyük bir ileti yayınlamaktı. Lakin bu dediğim çok uzun zaman alacak bir şey, ben de hayalimden vazgeçmek yerine, bu yolu yavaş yavaş yürümeye karar verdim ve Akif İnan da bu yolda yoldaşlarımdan biri oldu.

    Lise son sınıfta bir öğretmeni sürekli zulmedince, en sonunda onunla kavga etmiş ve Maraş'a sürgün edilmiş genç öğrenci. Haksızlığa uğramasındaki hayır hepimizin malumudur. Orada Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve diğerleriyle tanışmış. Hepsinin gencecik bir fidan olduğu o güzel dönemde kurulmuş arkadaşlıkları. Bu genç delikanlılar II. Yenicilere yoğun bir ilgi beslerken, Urfa'dan gelen bu gençliğinin içinde olgunluk, olgunluğunun içinde gençlik olan delikanlı, eski şiirden olan yanını korumuş. Divan edebiyatını çok sever, Ahmet Haşim'in de birçok şiirini ezbere bilirmiş. Elbette arkadaşlarının anlayışına kayıtsız kalmamış, II.Yenicilerin de şiirlerini okumuş ama eski şiirden yana olan tavrını korumayı seçmiş. Sezai Karakoç hariç sol çizgide yer almaları, içerik olarak onların yazdıklarını kabul etmemesine sebep olmuş. İlginçtir ki Sezai Karakoç'un Körfez kitabı ona deli saçması gelmiş. Yeni şiire kapalı olmasının temeli Urfa'nın onun karakterine yerleşmiş olması. Büyüdüğü kentin davranış kalıpları onun ruhunda yer etmiş ve bunun değişmesi uzun yıllar almış. Burada onun gelişmelere ve değişime kapalı olduğu anlamı çıkmasın lütfen. Urfa kapalı bir havzadır, köyüyle merkezi arasında dahi edebiyatı ve folklorü algılayış ve yorumlayış açısından fark vardır. Bu şehir kendine yetmek zorundadır. Şehrin kültür örgüsünü divan edebiyatı ve folklörük ögeler oluşturur. Necip Fazıl, Akif İnan'la ilgili, ''Akif Urfalı değil, Urfa Akifli'dir'' demiştir. Akif İnan, davranışları ölçülü, sakin, kendi ahenginin farkında bir insandır, tıpkı Urfa gibi. Bunu şiirlerini okuduğumda o kadar net hissettim ki. Yani insanın duygusu ölçülü olur mu? Bir şeyler hissettiğini biliyorsunuz, bundan eminsiniz ama size sadece bilmeniz gereken kadarını gösteriyor. Mahremiyetini koruyor. Onun ruhunu yalınca görmek mümkün değil. Üstelik gerekli de değil. Herkes her zaman ruhunu olduğu gibi ortaya serse farklı insan olmak diye bir mefhum da olmazdı. Herkesin değeri birbirinden farklı renkte olmasında gizli. Ha görüyoruz elini dilini bir kalıp görüp, diğer herkesi hamur sananlar da var. Yoğurmanın bu kadar meraklısı bir halk daha yoktur, hayır bu kadar meraklıysanız ekmek ustası olun da bir işe yarayın. Ya da kelimelerinizi yoğurun temiz bir yürekle, yüreğimiz şenlensin.

    Bu satırlarda sınırlarının farkında olan bir insan var. Özgünleştiğine karar vermesi ve gerçekten özgünleşmesi bu yüzden uzun yıllar almış. Bu noktada ne alakası var demeyin Sabahattin Ali'yi anmadan geçemeyeceğim. Ben onun hapse düşmesiyle, sağa sola yazdığı mektuplarla, görüş değiştirmeyi döneklik görmekle falan ilgilenmiyorum ama. (Bu ülkede kullanılış yönüyle en iğrendiğim üç kelime aşk, emek ve döneklik.) Onun edebi yönüne haksızlık etmesiyle ilgileniyorum. Akif İnan da beğenmemiş kendi yazdığı şiirleri, çok az şiiri var. Ama yazmaktan vazgeçmemiş, sesini bulmak için uğraşmış. Keşke Sabahattin Ali de güzelliğinin değerini bilemediği şiirlerini yazmaya devam etseydi. Varsın kendisini beğenmeseydi. Biz severdik o satırları. Çok üzücü.

    Bu kitabı ilk okuduğumda bana güzel gelmedi. Ben ki biliyorsunuz her satırı uzun uzun okur düşünürüm, duygular bana pek geçmedi gibi hissettim. Sonra açıp notlarımı baktığımda, aklıma bir söz düştü. İnsanlar sizin onlara ne yaşattığınızı unutabilir ama ne hissettirdiğinizi unutmaz gibi bir anlamdaydı. Duygular büyük bir coşkuyla değil, oldukça ölçülü ve özgün verildiği için, ben düşündüklerimi unutmuştum geriye dönüp baktığımda. Halbuki aldığım notlar şahidiydi dimağımın. Aynı dimağ barındıklarıyla oyun etse de bana, söz uçmuş yazı kalmıştı işte. Sevmek... Sevmez olur mu hiç şair. Ama bu gönlü yalama olanlardan değil elbette. Ben öyle herkese değer veremem bilirsiniz. Ancak şu düşüncedeki biri beni fetheder, anlayışı nereye ait olursa olsun: '' Sen attın kuyuya taşı/ Dinemez yankısı mahşerde bile'' Şuradaki derin anlam beni aldı şu an silkeledi. Taşın suya düşerkenki şıpırtısı yok bu satırlarda, çoğu coşkulu şair, yüreğimizin telini o şıpırtıyla titretir. Akif İnan'ın yaptığı ise ciddiyetiyle ne olduğunu söylemektir. Bu satırlarda şair, sevdasının ve kararlılığının altını öyle bir çizmiştir ki, inanmamak için taş olmak gerekir. ''Yokluğun içimde duvarlar örer/ Nasıl kan toplanır gülüşlerinde'' İnsanın yüreği hasret duyduğunun yokluğuyla taş olur da oturur öyle göğsünde. O taş ki, nefes aldırmaz, yol yürütmez, içimize güneşi soksalar kâr etmez, okyanuslar içsek gitmez o taş. Hasret duyulan gelse bitmiştir ama. Taş kan dolar, can dolar, atar yine olması gerektiği gibi. Sevdiğinin yokluğu insanın içinde duvar olursa işte; nafiledir her söz, acıyı telafiden. Ben bu adama haksızlık ettim. Pişmanım ilk okuyuşumda anlamadığım için.

    Hepimiz her gün kuşları, gökyüzünü, şehri görüyor, bir sürü şarkıya denk geliyoruz. Ama bunları aşık bir yüreğin görmesi bambaşka. Dün bir tweet gördüm, ''ilk aşık olduğunuzda ne yapmıştınız ? ben manavdan brokoli alıp eve dönerken parkta salıncakta sallanmaya başlamıştım sırıtarak. sonra senin de mutlu olmaya hakkın var diyip brokoliyi de salıncağa bindirip sallamıştım.'' Epey gülümsedim bundan sonra. Yıllarca aynı brokoliye kayıtsız bakarken, aşkla ona bile mutluluk dileyecek hale gelmek. :) Akif İnan'ın ciddiyetiyle ise ''Gözlerin kalbime değmeden önce/ İstanbul o kuşlar acep nerdeydi// Deniz ki dilimin lügat kitabı/ Şarkılar kardeşim onlar nerdeydi// İçimde sürekli yağmur bulutu/ Ormanlar nehirler güller nerdeydi// Gözlerin kalbime değmeden önce/ Acılar gülüşler düşler nerdeydi'' Daha evvel onlarca kez gördüğümüz ama fark etmediğimiz şey sevdalı bir gözle nasıl da anlama kavuşuyor! O güne kadar dinleyip size hiç de anlamlı gelmeyen bir şarkı, yüreğinize biri düştüğünde nasıl da kulaklarınızdan gözlerinize yürüyor!

    Peki sevdalandığınız yüreğin isteklerine yine aynı ağırbaşlılıkla ''Yazma derse yazmam rüya gözlerin/ Bastığın toprağa şiirlerimi'' Şu satırlardaki içe doğru uzanan uçurum var ya, atlasanız ölmezsiniz. Dibi yok gibi, öyle derin. Ve ar etmek... Bir insanı en çok ar ederken severim, kan toplanır gülüşünde demişti ya hani, kan yüzüne yürürse bir insanın güle döner o çehre. Sevmemek, mümkün müdür? ''Ve bir gün anlarsan şiirlerimi/ Yalar yeryüzünü bir kara haber''

    Şairler insanlara ''Bu, böyle de görülebilir miymiş?!'' dedirtir. Bundandır içimizde yer edişleri. İnsan dediğimiz incelmiş, düşünülmüş sözüyle güzeldir. Peki hep uykuların bölünmesinden bahsederiz, şu şekilde hiç düşündünüz mü? ''Bir uyku bölmezse anılarımı/ Korkarım çıldırtır bu hayal beni'' Uykunun uyanıklığı böylesi böldüğü, görülmemiş ve çok görülmüştür.

    Övmek için çok satır var, lakin bir parça eleştiri de getireceğim. Zaman zaman bir tat alamadım. Serbest şiirde dahi ahenk vardır. Ama şairin bazı şiirleri düşünce bakımından güzel olmasına rağmen ''bir şey eksik ama ne?'' dedirtti bana. O uyumu aradı içim, gözlerim. Bu yüzden şiirin beni dışına attığı da oldu. Misal şu satırlarda söyleyiş güzelliğini sorguladım:
    ''Bir sözdür susuşun bir ince fikir
    Bin yorum getirir aklıma birden''
    Küçük bir yer değişimi ahenk demektir.
    ''Bir sözdür bir ince fikir susuşun
    Aklıma birden bin yorum getirir''

    ''Gövdemi kurşunlar sererse yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Eksik bir şeyler var. Şöyle olsa;
    ''Sererse gövdemi kurşunlar yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Size göre çok basit gelebilir, ama şiirin tamamında parçalar eksiksiz, yerleri yanlış gibiydi.

    Tüm kitap boyunca şair olmak isteyen ve bu yoldan vazgeçmeyen bir adam gördüm. Ömrü boyunca bunun için uğraşmış, bu arzudan hiç vazgeçmemiş bir adam... Zaman zaman sözün güzelliği ile hayalleri kavuşmuş, zaman zaman ahenkte sıkıntılar da olmuş. Ama her şekilde güzel satırlar, düşünülesi satırlar, hisli satırlar ve alışmadık bir tarz. Bu yüzden bu kitabı okuduktan hemen sonra Şiirin Geçitleri bu kitabı da okudum ki anlayamadığım yerleri biri bana anlatsın. Bu incelemede mevzu bahis kitabın katkısı da çok büyük. Akif İnan'ın hayatıyla ilgili kısımları o kitaptan okudum. Yedi Güzel Adam'la bir yol yürümek isterseniz buyrun. Keyifli okumalar dilerim.
  • "Acılar gece çözülür."

    A. Haşim