İskender Pala, bu gül derlemesiyle bizleri yalnızca bir şiir kitabının sayfalarında değil, asırlar öncesinden günümüze uzanan edebiyatın aşk ile demlendiği bir gül bahçesin de gezdirdi. Bu eser, Mecnun'a yoldaş, dervişe sırdaş olacak kadar derin bir aşk-ı ilahi nefesi taşıyor. Yazar, eline aldığı gül dalını, sanki en katılaşmış kalbe bile sirayet etsin diye gül suyuna batırıp batırıp yazmış. Kitabın her dizesi, buram buram o ezelî aşkın, o manevî muhabbetin kokusunu yayıyor.
Bu güller, öyle sıradan bir bahçenin süsü değil; onlar, Nedîmî'den Nâbî'ye, Yunus Emre'den Ahmet Hâşim'e, oradan da Nurullah Genç'e uzanan geniş bir yelpazede, her biri farklı bir iklimin havasını taşıyan, lâkin kökleri aynı hakikate bağlı güllerdir. Pala, bu demeti öyle bir ustalıkla bir araya getirmiş ki, her bir şiir, kalbime farklı bir lisanla hitap etti.
Kitabı iki kez okudum. İlk okuyuşum, o mis kokuyu, o rengin ihtişamını dışarıdan koklamak gibiydi. Gafletin perdesi kalbime inmiş, katılaşmış gönlüme nüfuz edememişti. Lakin ikinci sefer, o demlerin içime işlemesi için teslimiyet okuması oldu.
Ve o dikenler... Bu bahçenin dikenleri, gülü anlamanın şartı. Bilinmeyen kelimeler, o manaya giden yolda karşılaşılan çetin yokuşlar, yani dikenlerdi. Eğer o dikenlerin manasını öğrenmeseydim, gülü kâmilen idrak edemezdim. Tıpkı aşk yolunda çekilen her bir çilenin, sevgiliye olan muhabbeti derinleştirmesi gibi, o dikenler kalbe dokundu, acıttı ama mest etti. Zira âşık, dikenine katlanmadığı gülü, yalnızca bir heves sanırmış.
Bütün güllerin, "Tek Dikensiz Gül" olan, âlemlere rahmet Efendimizi temsil ettiği hakikatini hatırlamak, bu derlemeyi bambaşka bir makama taşıdı. Kitap bittiğinde, sayfaları usulca kenara bırakıp, gözlerimi kapatmak geldi içimden. Bir umut, bir niyaz ile: