Mütareke sonrasında İstanbul peşpeşe müdahalelere uğruyor ve işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin öteye beriye astıkları onur kırıcı pankartlar şairin oturduğu Çengelköyü civarına kadar gelmişti. Şaşkınlıktan, şartların iyice kötüleşmesinden ve ümitsizlikten manda idaresini savunacak kadar savrulanlar veya düşmanla ittifak yollarını arayanlar bile türemişti. Said Halim Paşa, Abbas Halim Paşa, Süleyman Nazif gibi Akif'in yakın olduğu bazı zevat İngilizler tarafından payitahttan apar topar alınıp Malta'ya sürgün edilmişti. Necit seyahatindeki arkadaşı Kuşçubaşı Eşref de Malta'da sürgündü... 16 Mart 1920 günü hilafet merkezi İstanbul'un doğrudan ve müstevli askerlerin rencide edici nümayişleriyle işgal edilmesi ve halife-padişahın âdeta göz hapsine alınması Akif için Milli Mücadele'ye katılmak için daha köklü kararlar almasına sebep oldu.
Şeyhülislamlık'ın yayınladığı 11 Nisan 1920 tarihli Milli Mücadele aleyhtarı sert fetvadan birkaç gün sonra Eşref Edip'e, "Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvîre [aydınlatmaya] ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar [rivayetlere göre davet Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Şükrü Bey vasıtasıyla gelmiştir]. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara'ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad klışesini al, arkamdan gel. Meşihat'tekilerle de temas et, Harekât-ı Milliye aleyhinde [yeniden fetva çıkarmak gibi] bir halt etmesinler" diyecek ve oğlu Emin'i yanına alarak Üsküdar Özbekler Tekkesi üzerinden Ali Şükrü Bey'le gizlice yola çıkacaktır. Sabah erkenden yolcuları evden yola koyan Ömer Rıza'nın beyanına göre yanına aldığı tek şey Celâleyn tefsiridir¹⁵⁹.
Coğrafi konumu sebebiyle hem bir şekilde toplanan/teslim edilmeyen silahların kaçırılması hem
İmam-ı Rabbanî, h. 971/m. 1563 yılında Hindistan'ın, şimdi Pencap eyaletine bağlı ve Delhi'nin kuzeybatısında bu-Junan Serhend şehrinde dünyaya geldi.
Serhend, Hindistan'ın Lahor şehrine bağlı, o zamana göre önemli bir yerleşme merkezidir.
İmamı Rabbanî'nin asıl adı Ahmed Farukî'dir. Doğduğu yere nisbetle İmam-ı Serhendî de denilmektedir. Daha sonra kendisine "Müceddid-i Elf-i Sâni" unvanı verilmiş ve İmam-ı Rabbanî adıyla meşhur olmuştur. Ki "Rabbanî" demek: eğitip terbiye eden, yetiştiren ve Rabb'e mensup hakiki dindar... kişi demektir.
Babası: Abdülehad olup, âlimleriyle tanınmış bir aileye mensuptur.
Ahmed Farukî'nin baba tarafından nesebi, Abdullah ibni Ömer yoluyla Halife Hz. Ömerü'l-Faruk'a (ra) dayanmaktadır. Yani Hz. Ömer radıyallahü anh'ın 28. torunudur.
İmam-ı Rabbanî'nin dedelerinden Ferruh Şah da, Hindistan'ın Müslümanlar tarafından fethedilmesinde rol oynamıştır. Ferruh Şah, Gazne Kâbil taraflarından gelmiş ünlü bir kumandan ve devlet adamıdır.
Babası Abdülehad b. Zeynelabidin (ks) hem şerî ilimlerde hem de tasavvufta ileri derecede bir kimse idi. Onun ilme in-tisabı hususunda da kaynaklar şu bilgiyi verirler:
Abdülehad b. Zeyneläbidin, erken yaşlarda, büyük veli Şeyh Abdülkuddüs'e (ölümü: 991/1538) intisapla tasavvuf eğitimi disiplinine girmek istemiştir. Fakat Şeyh Abdülkuddüs, Abdülehad'a, önce şeriat ilimleri ve hadis üzerine çalışmasını tavsiye etmiş, Şeyh Abdülehad de geri dönüp çalışmasına başlamıştır. Bu meyanda birçok alimi ziyaret etmiş ve bu amaçla bazı yerlere seyahatlar yapmış, böylece din ilimlerinde ilerlemiştir.
Nitekim İmam-ı Rabbanî de "Risale-i Tahliliyye" isimli eserinde babasının "Kenzü'l-Hakaik" isimli bir eserinden bahsetmektedir. İmam-ı Rabbanî biyograficisi Muhammed Hâşim-i Kışmî de O'nun "Esrârü't-Teşehhüd" isimli bir
Anılar, Haşim'in kırılgan, hasta çocuk bedeninden sızarak ruhuna işler. Şairi besleyen en büyük korkudur çocukluk. Çünkü her şey olduğundan büyük ve sevginin erken yitirildiği yerde şiddetli bir travmadır. Böylece bütün sular konuşur, sazlar dalgalanır, gölgeler büyür, aynalar sırlanır, çocukluk yaşlanır. Büyük şairler mutlak bir yerde kaybolmuşlardır.
"Annemle karanlık geceler bazı çıkardık / Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık / Sessiz uzatır da ebediyetlere kollar.. / Güyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar/ Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar / Tenhâ gecenin vehm-i muhâlâtını dinler.."
Çocukluğuna tesir eden bu manzaralar kadın imgesini silikleştirir, yok kılar Haşim'in şiirinde. Bir idealdir ve her şey kusursuz olmalıdır. Bu saflıkta kadınlar yüzlerinden hiç silinmeyen hüzünle, daima sevilir olanlardır. Kırılgandırlar, sustukça büyürler, yaklaştıkça kaybolurlar. Abartılı hiçbir iz yoktur üzerlerinde. Bir menekşedirler bazen, bazen bir gül, uçucu kokular. Ancak böyle inanabilir Haşim onlara
Haşim'e göre tebessüm, gülüş ve ağlayış, insanın hep saklamak istediği, gülünç ve iğrenç ruhun etrafındaki perdelerdir; ruh bu perdelerin arkasında çarpık ve ürkek bir hayvan gibi çömelmiş oturur. Haşim, salt güzelliğe hep önem veren bir şair olarak kesekağıdı içinde cebine bırakılan üç uskumru dolmasının ölçüsüzlüğüne bile katlanamayıp evlilik fikrinden uzaklaşandı:
Kadın nedir? O münevver menekşesidir ki uçar / Samim-i hüsn-i baharında hande-i afak