Hoş geldin yeni yaşım
Yaş günümde muhtemelen bunları yazacak vaktim olmayacak , bu nedenle şimdi yazıyorum.
Daha neyin ne oldugunu anlamadan popomuza yediğimiz tokat ile
ileriki hayatımızda hep bizle beraber olacak acı ile ilk tanıştığımız gün.
Doğum günü annenin gözünden bir tanım gibi gelir bana. Doğumu yapan o ve zaten senin konudan ne haberin var ne de bir kararın söz konusu..
30 küsür yıllık bir geçmişi vuruyorum kaleme vurabildiğim kadar... hüznüm vuruyor yüzüme bazı anlarda... yaşlanmaktan değil, kaybetmekten hiç değil... sadece güceniyorum hayata nedir acelesi diye... tadına vararak yaşamak için hiç koşmamaya çalışırken... hayatı ıskalamamak adına rüzgarda yüzüme çarpan kağıdı bile omuz silkerek atmadan üzerimden... peki senin.. nedir bu acelen??
Yaşlanmak, yaş almak, yaşımın artması veya ölümün yaklaşması gibi kaygılarım yok. Böyle hüzünlerim de... ama her yaş günümde bir çeşit hüzün doluyorum.. Belki bir gurbet çocukluğundan, belki bozkırlara süremediğim atlılarımdan, belki memleket sevdasından, belki bir yarayı kurcalarken bilmeden attığım çığlıklarımla korkuttuklarımdan, belki dehlizlerinde her gün biraz daha neşeyle gezebilmeme rağmen, gitgide mutluluktan uzaklaştığım hayatımdan, muğlak kederlerden azade olacağım o son ana dek; varsın olsun doğum günüm zaten kutludur.
Ama bugün baktığımda bunca yılın geçip giderken bıraktığı şeylerden renkli bir gardrop kalmış elimde. Anılar ve sorularla dolu, kapı ağzında arkadaşlarım var. Bazı şeyleri çok istedim, gerçekten istedim. Sonuna kadar cesaretle istedim ve olmadı. Önceleri “neden x’in başına geliyor da benim başıma gelmiyor?” diyordum, bu çok acı bir kıyas cümlesi. Sonraları “herkesin yazısı ayrı” diyebilmeyi başardım. Ama şimdi... bazı şeyleri ben olduramamışım gibi hissediyorum. Sanki çok kritik bir hata