“Ladesim lades olsun mu?”
“Olsun.”
“Yerde ne var?”
“Nohut.”
“Gökte ne var?”
“Bulut.”
“Sen bunu kırk gün kırk gece unut.”
Bu söz üzerine, kemiği çekerek koparmak! Galiba hayatın en gerçekçi mutluluklarından biriydi. Sorarım size, büyük bir mutluluk değil mi bu küçük mutluluk? Ucuz bir pansiyonda duş yapmak, düşen düğmenizi tekrar dikmek, ayaklarınızı serin bir denize sokmak. Bir zamanlar yaptığın o kâğıttan gemiyi düşünmek. Büyük bir mutluluk değil midir bunlar? Önemli mevkileriniz, duyu organlarınız bunlara engel mi?
Öyle ideal, amaç, hedef geç onları evlat geç. Önce ezileceksin, hırslarının kurbanı olacaksın, kıskançlık, doyumsuzluk derken başkalarını ezeceksin. Yani anlıyor musun evlat işte insan budur, insan aşağılık bir varlıktır ve hepimizde bu aşağılıktan bir tutam vardır. Şimdi sok o mantığını cebine.
İnsan aldıklarıyla, çektikleriyle, yaşadıklarıyla deneyimli olur, gürültülü tepkileri zamanla yerini tepkisizliğe bırakır. Dinginleşir, alışır insan. Vakti zamanında bünyede “Yuh!” tepkisi yaratan bir olay, ileride gayet normal olarak karşılanır. İnsanın beyninde unutmak gibi bir kavram olduğu sürece insan her duygunun altından kalkar, her duygunun boyunduruğundan kurtulur, her duygunun boşluğuna alışır. Kendisi buna alışamadım dese de kalp ve beyinde o artık her şeye alışmıştır. Bu bir bağışıklık
gibi hayat boyu devam eder.