Hayatı “uzun ince bir yol”a benzetmemizden midir bilinmez, yol hikâyeleri hep ilgimizi çeker.
Hele de yolculuk yapılan araç tren ise ortamda buram buram romantizm ve hatta melankoli kokmaya başlar.
Bizler için, hızı ve rengi ne kadar değişirse değişsin; “kara tren” gecikmeye belki de hiç gelmemeye devam eder.
Aylak Adam romanındaki “sanki her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?” duygusundan beslenen bu arayış bizi hep bir yolculuk özlemine itiyor.
Mekan veya zaman fark etmez, tek bildiğimiz “bu zaman” ve “burası” nın dışında bir yerde “mutluluk” diye bir şeyin gerçekten var olduğuna inanma isteği.
Kitap yukarıdakileri düşünmeme sebep olsa da, kurgu ve karakterlerin arasındaki bağ çok “yavan” geldi.
Sözün özü; ne kadar uğraşırsam uğraşayım, adını daha önce hiç duymadığım bu yazarın kitabını bitiremedim.