On yüz hatta beş yüz lira kazanmıştı. Fakat aradığı şeyi gene bulamamıştı. Arnavut Hasan'ın, elinden hileyle aldığı o tepesi çiviyle delinmiş mahmudiye altını, Agop Efendi'nin ilk ve son sevgilisi, gene eline geçmemişti. Agop Efendi bütün ömrünce Sevgiliyi binlerce benzeri arasında yorulmadan, bıkmadan aradı. Kendisini altınla temas hâline getirecek her işe girdi, her çeşit ticarete başvurdu, fakat ona kavuşamadı. Bu onun mrünün biricik hüznü idi. Evet, kazanmak güzeldi, biri bin apmakta insanın gururunu okşayan bir taraf vardı. Baldırı Çıplak, sağdan soldan hakaret gören bir seyis yamağından vezir ahbabı olan, sadrazam dairelerinde çubuk, kahve içerek konu-şan sarraf Agop Efendi arasındaki mesafeyi aşmak her kula nasip olur şey değildi. Bütün bunlar için Allah'a ne kadar şükretse azdı. Fakat ömrünün biricik hayali de gerçekleşse ne olurdu? Allah ona sade istediklerini değil, aklından geçirmediklerini bile vermişti. Karısı cins bir kadın çıkmıştı. Ona üst üste üç erkek evlâtla iki kız çocuk vermişti. Fakat mahmudiye altını, bir gün sokakta bulup gece yastığının altında misafir ettiği o ilk altın bir türlü eline geçmiyordu.
Agop Efendi'nin Nuri Bey'e yaptığı çeşitli mali tavsiyeler arasında İstanbul'da bir zahîre şirketi kurması fikri de vardı. Gerçi kazancı yolundaydı, fakat bir ordu kadrosu sonuna kadar genişlemez, günün birinde bu ticaret duruverirdi. Daha şimdiden devlet Simkeşhane'nin ıslahına başlamıştı; onun için eline geçen paranın bir kısmıyla başka bir ticarete başlamak daima faydalıydı. Nuri Bey, uzun tereddütlerden, üşenmeler-den sonra bu fikre de razı oldu. Hatta sadece ortaklıkla kalmadı; Sultan Aziz zamanında ufak tefek devlet taahhütlerine bile girdi. Sonuna doğru da, bilhassa o kadar bağlı olduğu Soloski'nin ölümünden sonra tamamiyle kendini bu işe