1.Bölüm devam
Kapının yanındaki suliete bir seyler fısıldadı ilk önce Yıldız abla çıktı odamdan sonra o girdi siyah gözlü adam .
Alıntı
1.Bölüm
Ürperdim tüylerim diken diken olmuş vaziyette neye uğradığımı şaşırmıştım olmayan dişlerimin arasından homurdanarak "Yıldız abla ben bir şey hatırlamıyorum dün gece ne oldu ? "Sertçe "ben seni kapıda bekleyen arkadaşını çağırayım onunla konuş sen ."
Alıntı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Güzel bir hayal :Erdemler pazarı
Hani diyorum hayal bu ya. Şu pazar tezgahlarında domates biber yerine insanlık satılsa. Biri ordan “Gel ablaa vicdana gell 3 kilo 5 lira” diye bağırsa.🙂 Bir diğeri Yetişen alıyorr merhamet merhamet olalı böyle ucuzlamadı” diye haykırsa.☺ Pazar arabasını hoşgörüyle doldursa Melahat abla. Neriman hanım önünde duran iyilik tohumlarından seçip poşete koysa ve tartması için satıcıya uzatsa. Adalete dokunup şöyle bi evirip çevirip gözlüğünün altından taze mi bunlar diye sorsa Ali amca.. Öte yanda bir başkası dürüstlüğün pazarlığını yapa dursa. Etiket fiyatının yarısına satılsa şefkat. Bir alana bir bedava olsa saygı. Vefa dört mevsim bulunsa Sabır kasalarla kapışılsa Kesmece bunlarr diye seslense esmer çocuk elindeki “Güven”i göstererek. İkiye bölse sonra,biri size dese,biri sevdiklerinize Ve aşk🙂 Akşam pazarına kalmadan tükenmiş olsa. Öyle her pazarda da bulunmasa, Bulanlar kendini şanslı saysa, Bulamayanlar burda kalmamış başka pazara bakalım diye umutlansa… İnan Durak Taş
Şiir
Abla diye yürümeye çalışan da ilk kez görüyorum dhshhd
Herkesin düşüncesine saygı duymak gerekir diye düşünülüyor. Gayet "Güzin Abla" bir yaklaşım. Saygı duymak, o salak düşünceyi kabullenmek olamaz. Bir salaklığa saygı duyulamaz. Herkesin her bir kesimi çok salak şey düşünüyorsa bunlara saygı göstermek gerekmez. (Ferhan ŞENSOY)
Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.