Toplum kimseyi arkada bırakmaz... (...) Seni bırakması için yalvarsan da bırakmaz toplum. Senin toplumun, dünyada yaratılmış en şeytani şey, senden burda olma nedenini alıp yaradılışını nedensiz bir boşlukmuş gibi bırakırken, sen sana faydası olduğuna inandırılmış bir şekilde ona sadakatle bağlısın, karın tokluğuna yaşayan, her an kendi gerçeğine ihanet eden bir mahkûmsun.
Televizyon, bu günlerde olunabilecek en güçlü yer. Tanrılar yeryüzüne inseydi yaşamayı seçecekleri tek yer televizyon olurdu, izlenecek kadar yakın, ulaşılamayacak kadar uzak.
Fransız yazar o kadar uzun seneler boyunca öleceğini haber vermişti ki, artık ne dostları, ne eleştirmenleri, ne yayıncısı ne de okurları ona inanıyorlardı. Ama, onların güvensizlikleri ve şüpheciliklerine rağmen, Bay Proust sonunda öldü. 18 Kasım 1922 tarihinde. Artık kimse ona inanmıyorken öldü. Hekimi Doktor Bize, bir bronşit atağından olduğunu söyledi. Ölümünün vertigolardan, kulak iltihabından, üremiden, gripten, yüz felcinden, kalp enfarktüsünden, bir beyin tümöründen ve kayıp zamanı bulmayı başaramamaktan olduğu bilinir.
Kör talihinin peşinden ayrılmadığı o yıllar boyunca, Bay Proust hastalıklardan asla korkmadı. Korktuğu tek şey, aynı benim gibi, eserini tamamlamadan önce ölmekti.
Hastalar, tıp kendileri için hiçbir şey yapmadan iyileşir, ölür ya da aynı şekilde devam ederler. Bu sebepten ötürü, tıp bilimine aşağı yukarı istatistik bilimi kadar itimat etmek gerekir.
Bay Voltaire tıbbın hastayı oyalama sanatından başka bir şey olmadığı, hastalığın o oyalama esnasında doğa tarafından iyileştirildiği sonucuna vardı. O andan itibaren hekimlerin tavsiyelerine uymayı reddetti.