Uzun zamandır okuma listemde durup da bir türlü elimin gitmediği kitaplardan biriydi Tatar Çölü. Belki de zamanı değildi, belki de ben hazır değildim. Ne gariptir ki uzun yıllar emek verdiğim işten ayrıldıktan sonra, zamanın birdenbire çoğalmasıyla, bir hışımla elime alıp kısa sürede bitirdim kitabı. Sanki bekleyen sadece kitap değil, bendim de.
Roman, genç bir subayın sınırdaki ıssız bir kaleye atanmasıyla başlar. Başta geçici görünen bu görev, zamanla onun umutlarının, beklentilerinin ve hayallerinin merkezi hâline gelir. Drogo, büyük bir anlam ve kahramanlık arayışıyla tutunduğu bu kalede, farkına varmadan kendi hayatını ertelemeye başlar. Umut, burada bir motivasyon olmaktan çıkıp görünmez bir zincire dönüşür.
Okudukça şunu düşündüm: Aslında hepimiz hayatımızın bir döneminde kendi Bastiani Kalemizin kölesi oluyoruz. “Bir gün” diye diye kalmayı seçtiğimiz işler, insanlar, beklentiler… Zaman sessizce geçerken biz, bir şeylerin olmasını bekleyerek hayatı askıya alıyoruz. Drogo’nun hikâyesi bu yüzden sadece ona ait değil; fazlasıyla tanıdık, fazlasıyla insani.
Bu kitap hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. Ancak ben bunu yapmak istemiyorum. Çünkü Tatar Çölü, her okuyanı kendi bulunduğu yerden yakalayan bir kitap. Herkesin soruları da cevapları da farklı olacaktır. Ama ortak olan tek bir duygu var: İnsan kitabı kapattığında durup kendine bakıyor ve içinden sessizce “acaba?” diye soruyor.