Halbuki nisan tek başına gelseydi, arkasına takılan heveskârları
olmadan ne makbul bir şeydi. Ama güzelliği yalnızlığıyla birleştirip şerli kitleyi ve yanına ekli bir dilekçe gibi yapışanları kendinden uzak tutmayı o da hemen her benzeri gibi pek de beceremiyordu.
Benim yokluğum aranıp da keşfedilmiş bir yokluk değildi, varlığım tespit edilmiş bir varlık değildi.Ben öyle duyuyordum ki varlığım yokluğumun ispatına yarayacaktı da, beni inceleyip “var gibi ama yok“ denecekti. 
Aranın ne olduğu ve onu neyin oluşturduğu meçhuldü. İnsan olmakla olmamak, katil olmakla kedi seven olmak, cinnetperver olmakla olmamak arasını hep o aranın oluşturduğunu ve başkaları ile bir arası olmayanın
olanla bir olmayacağını bildim.
Kendi kendinin varlığını adımlarıyla, yürürken çıkardığı seslerle, ayağın altında çıtırdayan dal parçaları ve
kurumuş otlarla, elini yanağına değdirmesi ile hissetmek ve
elinde bundan başka bir delilin olmamasını o yaz ilk kez hissettim
ve bu beni büsbütün korkutup sindirdi.