Harry Houdini’nin ölümünün ardından sorulan bu ikonik soru, aslında baştan sona bir kaçış anlatısının özünü içinde taşıyor.
Kendinden başkalarına savrulup oradan yeniden kendine dönenleri; kaçışı bir sanat mertebesine yükseltip kendi kendine meydan okuyan, fakat bu meydan okumanın ağırlığı altında ezilenleri; şüpheye karşı açılan savaşların ortasında bile, kesinlik arzusunun doğurduğu o yapamama sanrısını … Adam Phillips tüm bu halleri incelikle, katman katman ve hayran olunası bir derinlikle ele almış.
Örneğin şu bölümde bunu son derece başarılı bir şekilde ortaya koyduğunu düşündüm:
“Denetimsiz ve kilitlenmemiş bir sınıf, uyumsuz çocuklar için bir tahrip davetidir. Öğretmenlerden biri, ‘Ama ya çocuklardan biri sınıfa komik bir şey koymak isterse?’ diye sordu ve ortalığa buz gibi bir sessizlik çöktü. ‘Ne gibi?’ dedi birisi. Kimsenin aklına bir şey gelmeyince de bir rahatlama yaşandı.”
Zihnimizde ördüğümüz urganın, belirsizliğin uçurumuna bırakılmaktan daha güvenli olduğuna inanırız.
Oysa ya biri çıkıp bizi, düşmenin de bir ihtimal olduğunu ama risk almanın bundan daha sahici bir yaşantı sunduğunu kabule zorlayabilirse?
İşte bu kitap, tam da bunun için…
Özetini okur okumaz yarama tuz olacağını bildiğim bu kitabı aylar öncesinde hemen edinmiş, aylarca birkaç sayfa okuyup sonrasında tüm vücudumun ağrıması sebebiyle sık sık elimden bırakmıştım. Hatta kendi içimde kitabı beni sıkmakla itham etmiş, yüzleşmelerimden kaynaklı sıkıntılarımın bir kez daha üstünü örtmüştüm. Fakat bırakma özgürlüğüne sahip olduğum diğer kitapların yanı sıra sık sık geri döndüm Unutma Beni Apartmanı'na.
Nasıl anlatılır bilmem. Karakterimiz kendine münhasır biri olmakla beraber bir o kadar de bizden birisi. Kendisini olduğu kişi yüzünden yadırgamayan, yer yer umarsız görünen ama tüm hesaplaşmaları tezat bir şekilde olduğu kişiye çıkan bir kadın. O kadar tanıdık ki bu hikaye, bu yara. Öncelikle böyle bir karakteri tümüyle aklamayan ama sürekli bir yargılamadan da muaf tutarak bize tanıtan, bu eseri sonuna kadar okutan yazara saygım sonsuz.
Yazarın yer yer hikayeciklerine önce bir anlam veremiyorsunuz fakat öyle bir örüntüyle birleşiyor ki, yol yine asıl hikayeye çıkıyor, tüm arayışlar aslında size tek bir şeyi düşündürüyor. Kökünüzdeki o yarayı... Bu cümleyle bir kez daha hiçbir zaman tamamen geçmeyeceğini biliyorsunuz. Tıpkı bir alzheimer gibi. En fazla ilerlemesini durdurabilirsiniz fakat sizi samimi bir gülüşten alıkoyan o yitirilişi asla.
Bu kitap bana vakti zamanında kendime pay çıkardığım bir hikayenin ortasından kalbime saplanan bir cümlenin izini taşıyordu. 'Bir alem seni anladı da bir tek ben mi anlayamadım'.
Bazen hikayenin sizinle ilgisi olmamasına rağmen göğüsünüz daralır, alamadığınız havanın peşine nice yollar gider; kendinizi kuramadığınız ama en azından içine girdiğiniz tüm tellere rağmen çabaladığınız, terk edilenin sükunetini, zamanla değişen kartlarla terk edebilecek olanın hıncına çevirdiğiniz (ki bu ne büyük bir lükstür)
Okurken Pessoa’nın Huzursuzluğu ve Kazancas’in Zorba’sı harmanlanmış gibi hissettim. Yarım saatlik bir vertigo yaşamışım gibi hissettiren bir durum hikayesi
Yazarın diğer kitaplarından aldığım keyfi almamış olsam da yine de sonuna kadar merakla okuduğum bir eserdi. Kitabı sonuna kadar karakterin, kardeşinin kaybından sıyrılıp ana fikrin kendisi olması beklentisiyle okudum sanırım.
Bazı kitaplar tam zamanında hayatınıza dokunur ya… Unutma Dersleri de öyleydi benim için. Rafta rastgele elime aldığım andan itibaren hikayesine bağlı hissetmiştim. Sanki birbirimizi bulmamız gerekiyordu.
Feribe’yle geçen bu serüven ona olduğu kadar benim için de zordu. Etmek zorunda olduğumuz vedaların vakti geldiğinde Feribe’yle beraber ciğeri yanmak ne demekmiş beraber anladık. Önce kendimizden nefret ettik. Görmek istemediğimiz şeyler için kendimizi çoktan unutulmuş bir hikayenin içine sürükledik. Sonra gözyaşları içinde kendimize sarıldık. Neden bunu kendine yapıyorsun Feribe, neden bunu kendine yapıyorsun Sümeyye… Sonra affedemediğimiz her bir hatıranın eşiğinden geçerken anladık ki affetmemiz gereken asıl kişi kendimizmiş. Ve ucu geldi diğer şeylerin. Ben Feribe oldum, Feribe ben…
Kitabın adı Unutma Dersleri olabilir ama aslında hatırlamanın ve yüzleşmenin ağırlığı üzerine… Tüm merhabaların ve vedaların başlangıcı. Yaraların akışın bir parçası olduğuna gerçekten ikna olduğum, yaramı sevdiğim, kendimi sevdiğim bir günün sabahından bu yazı. Bu inceleme de beni cesaretlendiren bu canım tesadüfe bir anı…
Sevgili Nermin Yıldırım, canım Feribe. Beni bulduğunuz için teşekkürler. Ve yalnız olmadığımı hissettirip bana kocaman sarıldığınız için de.