Edebiyat eserlerine değer vermeyi reddeden ancak daha acil görünen bir şeye -yani, ideolojiye- hizmet ettikleri zaman onları önemseyen bir kültürde yaşıyorduk. Burası her hareketin, en kişisel olanların bile politik terimlerle yorumlandığı bir ülkeydi.
İstanbul'dan gelen Haberlerin niteliği sürekli olarak daha üzücü olmaya devam ediyordu.
Gelir her yıl azalıyordu elde edilen para çoktan harcanmıştı.
Bakır, kiliselerin ve diğer kamu binalarının kubbelerinden sökülerek paraya dönüştürülüyordu.
Yakıt sağlamak için boş evler yıkılıyordu.
Aynı zamanda güvenliğin tılsımını da oluşturan kutsal emanetler de acil ihtiyacını karşılamak için satıldı.
"Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg'u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?"