Sıradan bir aşk hikayesi gibi başlayıp elinizden bırakamadığınız, katman katman açılan sizi içine çeken bir iç hesaplaşma romanı Tarık Tufan’ın “Düşerken”i. Tam sıkılmaya başladığınız anda ortaya yeni bir merak unsuru daha katarak heyecanı hep yüksek seviyede tutuyor. Hikayeyi iki baş kahramanın ve üçüncü şahsın ağzından anlatması çok iyi bir olay örgüsü takibi sağlıyor.
Bir araya gelmesi imkansız gibi görünen iki kişiyi, sıradan görünen bir tesisatçıyla, uyumsuz ve asosyal ressam kadını bir araya getirip geçmişe yolculuk yaptırıyor ve ne kadar önyargılı olduğumuzu sorgulatıyor.
İshak ve Jülide. İkisi de yaşamayı unutmuş, tutunamamış, tutunmaya da çalışmamış; düşüyor. Ve biz okuyucular, onların tam da “Düşmek istemiyorum artık” dediği anda dahil oluyoruz hikayeye. İshak, Jülide’nin evindeki o resmi anlatırken Jülide’yi uzun zaman sonra biri ilk kez anlıyor; Jülide, İshak’a “Beraber gidelim” dediğinde uzun zaman sonra ilk kez biri İshak’ın elini tutuyor. İkisi de yaralı, biliyorsunuz: ama bir şey eksik. İshak boşvermişliğin kucağına düşmüş bir adam. Annesiz büyümüş, babası tarafından bir nevi terkedilmiş. Hayat akıp giderken İshak'ı da katmış peşine sanki. Karısı Nurten' de bu akıntının bi parçası. Akıp giderken peşine takılanlar... Ama herkesin dur dediği bir nokta var öyle değil mi? İşte Jülide tam bu noktada dokunuyor İshak'a. Sonra yol başlıyor..
Dışarıdan herkes herkese fark etmeden de olsa bir etiket yapıştırıyor, kendi penceresinin gösterdiğinden ötesini göremiyor her zaman. Bunu nasıl aşmalı bilmiyorum... Görünenden çok daha fazlasıdır çünkü insan.
Öyle bir kitap okudum ki, son sayfasını kapattığımda aklımda kitabından çok, yazarı kaldı. Tarık Tufan’ın çok gerçekçi bir yazar olduğunu düşünüyorum. İç hesaplaşmaları, telkini, empatiyi, çözümlemeyi, hüznü,