"Şimdi ben gitsem, sen devam edersin mesela. Sen gitsen, ben kalırım Pars. Bu ne demek biliyor musun?"
𝑩𝒆𝒏𝒊 𝒂𝒏𝒍ı𝒚𝒐𝒓 𝒎𝒖𝒔𝒖𝒏 𝑷𝒂𝒓𝒔?
"Ben gidersem, sen de gidersin. Ben kalırsam, sen de kalırsın."
"Sen, ben yok Liva... 𝐴𝑟𝑡ı𝑘 𝑦𝑜𝑘."
Sorulmadıkça pek anlatmadım. Dürüst olmak gerekirse, sorulduğunda da çok şey anlatmadım. Anlatmak istediklerim anlayamadıklarımdı, anlatmam gerekenler ise konuşamadığım... Kelimeler üst üste bindiler boğazımdan yukarı, inadımdan açmadım ama ben ağzımı.
Bak, onu aldım, diyordu dünya uçsuz bucaksız gökyüzünü yüzümüze dikerken. Ama sen kalacaksın. Öyle bir kalacaksın ki hem de, bu uçan kuşlar, bu el ele tutuşmuş parkta koşturan çocuklar, bu renkli balonlar rahatsız edecek seni. Bu güzel havalar dokunacak sana. Bir şey yemeye ihtiyaç duymak, yataktan kalkıp yüzünü yıkamak zorunda kalmak hep rahatsız edecek seni. Onu aldım, sen yaşayacaksın ve böyle yaşamak dokunacak sana.
Neredeyim?
Evindesin.
Ev.
Anlamalısın Liva... Ne kadar yabancı gelse de. Çünkü ev bazen, dört duvar ve bir çatıdan oluşan tuğla yığını değildir. Ev bazen... İnsanlardır.