Bir diğer oğlum, Varna doğumlu adaşım Mustafa, mübadele sırasında Bulgaristan'dan Yalova'ya göçmüş bir ailenin evladıydı. 1926 yılındaydık galiba, ona Yalova Çiftliği'nde atla gezinirken rastladım. On bir yaşında, bir deri bir kemik, üstü başı da perişan bir oğlancıktı. Sürüsünü otlatıyordu. Cılız bir küçük çocuğa, koca bir sürünün emanet edilmiş olması ilgimi çekmişti, atımdan indim, konuşmaya başladık. Sorduğum sorulara verdiği akıllı yanıtlar hoşuma gitti. Ayrılırken, çok yoksul olduğunu sezdiğim çocuğun eline bir bahşiş tutuşturmak istedim ama kabul ettiremedim. Israrım üzerine cebinden çıkardığı iki cevizi avucuma koydu, parayı ancak cevizleri alırsam kabul edeceğini söyledi. Asla sadaka kabul etmiyordu. Bu haysiyetli çocuğu yetiştiren ana babayı tanımak istedim. Onlardan oğlanın hasta olduğunu öğrenince ailesinin izniyle Mustafa'yı alıp İstanbul'a getirdim. Şişli Çocuk Hastanesi'nde aylarca tedavi ettirdim. İlkokulu Beşiktaş'taki okulda okudu, sonra onu Kuleli Askeri Lisesi'ne yazdırdım. Mustafa, Kara Harp Okulu'nu bitirdi. Soyadı kanunu çıkınca Demir soyadını aldı. Evlendi. O da diğer manevi oğlum gibi bir gün dahi üzmedi, mahcup etmedi beni. Allah ondan da razı olsun.
Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir...
Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda-gene hoş şeydir.
Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.