*ÇOKÇA SPOİLER İÇERİR*
Ne güzel şey Orwell'ın zihninin içinde karanlık bir tur yapmak,onu anlamak veyahut en azından anladığını hissetmek. Orwell bir dönem adamı değildi
geçmişşe de geleceğe de hakim olan büyük bir düşünce adamıydı. Neyse Orwell övgümü bitirme yazdığım her cümle sonrasında daha da zorlaşıyor o yüzden
tam olarak bu noktada duruyorum.
1984...
Cesur Yeni Dünya kıtabı ile peş peşe okuduğunuzda kafanızda dumanlar çıkartan,uzun düşüncelerin koynuna pervasızca düşmenize sebep olan harika bir
karşı-ütopya kitabı. Başlarda karakterimiz Willson ile birlikte görkemli bir devrim hikayesi okuyacığımı düşünmüştüm.Elbette ki bu fikir beni
oldukça heyecanlandırmıştı ama bir yandan da Hayvan Çiftliğinde okuduğum gibi iktidara geçmenin kişiyi yozlaştırması üzerine kurulu olma
ihtimali beni üzdü çünkü benim istediğim Orwell'dan çok farklı şeyler okumaktı ki böyle de oldu zaten. Willson'ın ani değil ama aşamalı dönüşümünü
izlemek o kadar haz vericiydi ki... Bir şeylerin farkında oluşu ama aynı zamanda da bunu reddetmek istemesi oldukça anlaşılırdı.Willson'ın ilk eylemi
düşünmekti. Çevresindekilerin ne kadar bağnaz olduğunu düşünmek. İkinci eylemi yazmaktı. Partinin tersine onu öldükten sonra da var edebilecek bir
şeyler bırakmak. Üçüncü eylemi ise sevişmekti. Julıa ile yaptığı bir siyasal eylem niteliğindeydi. Dördüncü eylemi istemekti. Partinin ona yasakladığını
istemekti,Julia'yı istemekti. Romanın bu kısımları büyük bir umutla beklediğim devrimin ilk kıvılcımlarıydı belki de.Fakat tam büyük yangın başlayacak
demişken büyük bir karanlığın içine attı beni kitap. Ama kabul edelim yakalandıkları ilk anda bu kadar kusursuzca kurulmuş bir baskıcı partinin
Wison'ı fark edemeyeceğini düşündüğümüz için kendimizi dünyanın en romantik varlığı gibi gördük. Çünkü gerçekten de