BEN: Kazara olmuş olmalı- yeryüzündeki hayatın başlangıcı. ‘Çünkü eğer başından beri planlanmış olsaydı, içinde bulunduğumuz bu sıkıcı malzemeden daha iyi bir kutuya koyabilirlerdi. Soğuktan çatlamayan, sıcaktan erimeyen, bölünüp parçalanmak için bu kadar büyük arzu duymayan bir maddeden yapılabilirdik. Doğumundan öncesini hatırlıyor musun?
JIM: Orasıyla ilgili anılarım biraz sisli.
BEN: Orası ayın karanlık yüzünde kaldı da ondan. Öldükten sonra gene ayın karanlık yüzünde olacağız. Ama şimdi ikisinin ortasında- (Parmağını masanın üstüne koyar.) – tam burada sonsuz- karanlığın tam ortasında küçücük- minicik bir ışıklı an –iğne ucu kadar küçük bir parıltı var. Sen o ışığı ne yapıyorsun? O tek bir ışıklı anı nasıl değerlendiriyorsun?
BEN: Size bir soru sorabilir miyim? Herhangi biri olarak soruyorum- Böyle bir yerde insanın bireysel yeteneğini geliştirebilmesi için nasıl bir fırsat olabilir ki? Ben toplumsal meseleler üzerine kafa yoran politik bir düşünür falan değilim, Bay Gum. Ama dünyada büyük bir hastalık salgını var. Yüksek ateş yapıyor, kökü hemen kazınmazsa hastayı kaybedebiliriz. Temelde çok korkunç bir yanlışlık olmasaydı, insanlar birbirinin boğazını sıkıp öldürmezlerdi. Şu anda aklıma geldi, Bay Gum. Belki de yanlışlık şurada: sıradan insanların böyle sıkı disiplin altında tutulması, kendilerinden daha büyük şeylerin baskısı altında ezilip öğütülmeleri bu yanlışlığın kaynağı olabilir. Karanlık bir mahzene kapatılan insanlar paniğe kapılıp birazcık nefes alabilmek için birbirlerini eziyorlar! Hava! İnsancıklara bir nebze hava vermek gerek! Belki de- bu kadar basittir her şey...
BEN: Yok, efendim, güvercinler benden çok daha zekidirler.
GUM: Demek bunun farkındasın.?
BEN: Tabii, efendim. Ben çatıdan öteye geçemezken, onlar gökyüzünde özgürlüğün tadını çıkartıyorlar.
Adam: (Sırtı hala dönüktür) Bir zamanlar.. Şöyle ya da böyle sürüp gidiyordu hayat. İyi ya da kötü, her birimiz o hayatın ekseni etrafındaydık. Kendi mütevazı yörüngelerimizde bir yandan kaynamaya çabalıyor, öte yandan da gözlerimiz kapalı dönüp duruyorduk. (Çocuk nakaratını mırıldanarak) Yağ satarım bal satarım, ustam ölmüş ben satarım… Çocuk oyunu gibi geliyordu yaşamak.
Baba: Yanan çıkıyordu oyundan.
Adam: (Onu duymamış gibi) Durmadan bir şeyler fısıldıyorlardı kulağımıza. Oyuna bizden önce katılanlar.. “Yanlış oynuyorsun, bu oyun öyle değil, böyle oynanır!” Kuşkusuz daha iyi biliyorlardı. Kuralları onlar koyduğu için bize yalnızca uymak düşüyordu. Uymak ve yörüngeden sapmamak.
Kadın: Bu nedenle de nefret ediyorsun benden.