Yine üç sene evvel okuduğum, hala daha nasıl oluyor da bu kadar eleştiriye maruz bırakıldığını anlamadığım için yeniden, bu sefer daha derli toplu ve açıklayıcı bir eleştiri yazmak istediğim bir kitapla geldim. Nasıl oluyor da dönüp dolanıp bunu buluyorum ve nasıl oluyor da bu kitabı böylesine savunuyorum anlamıyorsanız size, içinden bir replikle cevap vermeye hazırım: "Fakat Müzeyyen, Bu Derin Bir Tutku."
Etkisi hacminden uzun süren yedi bölümden oluşan, kısacık bir kitap. Bakmayın siz böyle bir solukta okunur gibi göründüğüne. Evinizden karakterle çıkmalı, dinlediği şarkıları açmalı, bahsettiklerini aklınızda tutmalı ve oraya buraya bıraktığı ipleri kendi kafanızda birleştirmelisiniz ki kitabı okurken fark edeceğiniz "sokak ağzını" kendi mahallenizin bir köşesinde duyuyor gibi olasınız. Çünkü bu kitap, başınızı kaldırıp da incelemeye zahmet dahi etmeyeceğiniz sokakların; denk geldiğinizde tanıdık hislerle dolup sözlerini pek hatırlamayacağınız o şarkıların küçük ama etkili bir kolajı. Bizden biri canım, tanıdık.
Mabel Matiz bir şarkı sözünde "Hatırlayarak yaşamak boynumuzun borcu ama ölürdün unutmasan." diyor. Bu söz, kitaptaki Müzeyyen'in o arada kalmışlığını, gerçeklikle hayal çizgisinde dans edişini, flu görüntüsünü öyle güzel anlatıyor ki. Unutmaktan kaçınan ama hatırlamaktan da çekinen bir adam oluveriyorsunuz. Bir aşk hikayesi değil de varoluş sancıları arasında kaybolan bir kadının izlerini takip ettiğiniz, belki onunla birlikte ayak izlerinizin silinişini izlediğiniz, örneklerine pek denk gelmediğimiz bir akış.
"Müzeyyen, bazı şeyler vardır, anlatılmaz. Sadece hissedilir. Sen o hissedilenlerin en güzelisin."
İsmiyle müsemma derler ya, o işte. Sanki baştan bilir gibi aldığı tüm sözlere karşılık bir "fakat", kendisini pek de görmediğimiz için içimizden