Adil Özcan

Adil Özcan
@adilozcan07
Medresenin batağa dönüşmesi
(...)16. yüzyıl sonlarına kadar, pozitif bilimlere saygıyla bakılması ve bunlarla uğraşanlara da ÂLİM denmesi sürmüştür. İbn Sina, İbn Heysem, Harzemî, Birunî, Tusî, İbn Baytar, İbn Battuta, İbn Haldun yaşadıkları dönemlerin saygın birer bilginleriydiler; Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in öğütlediği biçimde ululanmaktaydılar. Oysa, daha sonraları pozitif bilimler dışlanmaya başlamış; ilk dönem Müslüman bilginler deneye, gözleme ve uygulamaya ağırlık verdikleri hâlde 16. yüzyıla doğru bu yollar kapanmış; doğal bilimler, tıp, baytarlık, bitki hayvan, tarım, maden, meteoroloji, kimya, biyoloji, yiyecek ve içecekler, eczacılık, fizik, coğrafya ve matematik çalışmaları unutulmuştur. Öte yandan ilk İslâm bilginleri, sorunları Kur'an, hadis ve akıl yollarına başvurarak çözerlerken hatta bir ikilem karşısında akıl yolunu yeğlerlerken giderek bu yol da bırakılarak sadece şeriatın katı ve değişmez hükümleri geçerlilik kazandı. Bu gidiş, medrese skolastiği denen ve akaid (dogmalar) batağından kurtulamayan süreci başlattı. Dört yüzyıldan fazla süren bu dönemin dört özelliği şöyle sıralanabilir: Bir kitaba, bir yorumcuya, bir mezhebe öngörüsüz, eleştirisiz bağlanış; ders programını, sosyal ve çağdaş gereksinimleri izleyici değişikliklerden geçirmemek; deneye ve gözleme kapalılık; başka kaynaklara ve eserlere dayalı tartışmalara izin vermemek.
Sayfa 30 - Alfa Yayınları
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Türkler neden iyi eğitimli bir millet olamadı
"Mektep" eğitimini çağ nüfusu için gerekli, yönetim açısından da bir sorumluluk olarak algılamayan Osmanlı Devleti, başlıca kentlerdeki medreseleri vakıf kurumlarına dayandırmış; Kapıkulu talimleriyle Enderun eğitimini de hazine olanaklarıyla yaşatmayı yeterli görmüştü. Temel din öğretisi veren, ancak resmi konum, disiplin ve denetimden yoksun mektepleri ise halk ve cemaatler açıyor ve yaşatıyordu. Üç beş yıl mektebe devam eden kız erkek çocuklar, kutsal kitabı okumayı, ibadet etmeyi, ilmihali öğreniyorlar; bir ölçüde de okur yazarlık elde edebiliyorlardı. Cami derslerine, tekke eğitimine devam ederek, özel öğretim olanaklarından yararlanarak bu temel edinimin üstünde kültür ve beceri kazananlar da vardı. Oysa asıl büyük kitle, köy ve mahalle mektebi olanağından dahi yoksundu. Medreselere gidenler, Arapça Şemsiye, Tecrid, Miftah, Telvih, Tavzih, Adud, Metâlî, Mevakıf, Mutavvel, Avâmil, Maksud, Mis- bah, Vâfiye, Elfiye, Meşarık, Hidaye gibi ders kitaplarını okuyor; bunları ve bunların şerhlerini hâşiyelilerini anlamadan ezberliyorlardı. Bunların "ders" diye okutulduğu medreseleri bitirenler "ulemâ" sınıfına adım atarak saygınlık ve ayrıcalık kazanıyorlardı. Kendilerine tanınan eğitim özgürlüğünden yararlanarak daha erken dönemlerde okullaşmaya yönelen gayrimüslim cemaatlere karşılık; anadilini, sözlü kültürünü, nükte ve sanat yeteneğini, aile ve çevre eğitimi ortamlarında koruyabilen Türk-Müslüman toplum kesimlerinin örgün eğitimine, Osmanlı Devleti'nin ilgi duyması ve bunu bir kamu görevi olarak benimsemesi 19.yüzyıldadır.
Sayfa 23 - Alfa Yayınları
Mehmet Âkif/Siyasal İslamcılar
1950-1980 arasındaki otuz yıllık dönemde Âkifin İslâmcı denen gruplar arasındaki eski mevkii gitgide gerilerde kalmış bulunuyor. Bu dönemde yetişen gençlerin önlerindeki mürşid ve mütefekkir tipi artık Akif değildir, onun yerini reaksiyoner İslâmcılar almışlardır. Özellikle İslâmcılığın siyasî bir karakter kazanarak dışarıdaki siyasî-ideolojik hareketlerle yakınlık kurması üzerine Akif artık sahneden tamamen kaybolmuştur. Zira yeni İslâmcılığın en belirgin tarafı beynelmilel siyasî İslâmcılığın bir kanadı oluşudur ve burada Akifin ideallerinden daha başka şeyler vardır.
Sayfa 559 - Ötüken neşriyat
O gidiş nereye idi
Avrupa ticaret pazarına açılmasının getirdiği büyük sorunlardan biri İslam(Türk) halkının ulusal vatanı sayılabilecek Anadolu'nun yalnız ekonomik değil, ETNİK AÇIDAN da değişiklikler göstermeye başlamasıdır. Gidiş, bir gün Anadolu'nun bir RUM ve ERMENİ VATANI OLMASI YÖNÜNDE bir GİDİŞTİ. Böyle bir vatanın başında bir İslâm halifesinin monark olması kabul edilemeyecek bir şeydi!
Tanzimat kafası değişmiyor
İthal malları, hemen her dönemde olduğu gibi ikili bir beğeniye yol açmıştır. Saray, çevresi, zengin işbirlikçiler zümresi ve Fransız hayranları, memleket ortamıyla ilgisi bulunmayan bir talep yaratmışlardır. İthalatın önemli bölümü bu küçük fakat pahalı zümrenin lüksü için yapılmaktadır. O günlerin İstanbul'unu yaşayanlar kuş sütüne kadar her çeşit Avrupa malının tezgahları doldurduğunu, zengin alıcıların yabancı malları kapıştıklarını anlatmaktadır. Klasik sömürge kuralları uyarınca halk kitlelerinin emeği dışa satılmakta, karşılığında, küçük bir zümrenin lüks ihtiyaçları alınmaktadır. İleriki tarihlerde bu durum daha da ilginç olacak, bizim gibi ülkeler yalnızca dıştan alımlarını değil, bütün üretimlerini küçük bir zümrenin gereğince düzenleyeceklerdir.