"Mektep" eğitimini çağ nüfusu için gerekli, yönetim açısından da bir sorumluluk olarak algılamayan Osmanlı Devleti, başlıca kentlerdeki medreseleri vakıf kurumlarına dayandırmış; Kapıkulu talimleriyle Enderun eğitimini de hazine olanaklarıyla yaşatmayı yeterli görmüştü. Temel din öğretisi veren, ancak resmi konum, disiplin ve denetimden yoksun mektepleri ise halk ve cemaatler açıyor ve yaşatıyordu. Üç beş yıl mektebe devam eden kız erkek çocuklar, kutsal kitabı okumayı, ibadet etmeyi, ilmihali öğreniyorlar; bir ölçüde de okur yazarlık elde edebiliyorlardı. Cami derslerine, tekke eğitimine devam ederek, özel öğretim olanaklarından yararlanarak bu temel edinimin üstünde kültür ve beceri kazananlar da vardı. Oysa asıl büyük kitle, köy ve mahalle mektebi olanağından dahi yoksundu.
Medreselere gidenler, Arapça Şemsiye, Tecrid, Miftah, Telvih, Tavzih, Adud, Metâlî, Mevakıf, Mutavvel, Avâmil, Maksud, Mis- bah, Vâfiye, Elfiye, Meşarık, Hidaye gibi ders kitaplarını okuyor; bunları ve bunların şerhlerini hâşiyelilerini anlamadan ezberliyorlardı. Bunların "ders" diye okutulduğu medreseleri bitirenler "ulemâ" sınıfına adım atarak saygınlık ve ayrıcalık kazanıyorlardı. Kendilerine tanınan eğitim özgürlüğünden yararlanarak daha erken dönemlerde okullaşmaya yönelen gayrimüslim cemaatlere karşılık; anadilini, sözlü kültürünü, nükte ve sanat yeteneğini, aile ve çevre eğitimi ortamlarında koruyabilen Türk-Müslüman toplum kesimlerinin örgün eğitimine, Osmanlı Devleti'nin ilgi duyması ve bunu bir kamu görevi olarak benimsemesi 19.yüzyıldadır.