Kadınlar böyledir işte. Bir yanlarıyla şeytanın arka bacağı, bir yanlarıyla dupduru bir su...
Bazı şeyleri kadınların hissettiği doğru ama bunlar sadece istenirse hissedilebilir. İnsanın kendine bu izni vermesi de galiba biraz cesaret gerektiriyor.
Prenses deyince aklıma ünlü İngiliz Prensesi Diana geliyor. Masallardan fırlamış gibi güzel ama yine masallardaki kızlar kadar hüzünlü bir prensesti o. Kocası veliaht Prens Charles’ta aradığını bulamamış, İngiltere sarayına ve geleneklerine ters düşecek ne varsa yapmış, adı türlü aşk dedikodularına karışmış, yoksulu başında taşımış, AIDS hastalarını öpecek cesareti göstermiş ve sonunda genç yaşta sırlarıyla birlikte çekip gitmişti bu dünyadan.
Kendini bütün dünyaya sevdirmeyi başarmış ve hatta kalplerin prensesi de olmuş olsa kendini kocasına sevdirememişti. Bu da onu genç yaşta bu dünyadan kopardı aldı. Demek ki prenses de olsan, insansın işte. Duyguların, duygusal ihtiyaçların değişmiyor ki...
Nalan onu hatırlatıyor bana. O da koca bir holdingin veliahtıyla evliymiş ve bunca lüks, bunca ihtişam onu mutlu etmeye yetmemiş.
Kadınlara gelince; en çok kendine güvenen, içlerinde bir erkeğin güçlü ruhunu taşıyanlar bayılır bu çocuk ruhlu erkeklere. Saftır, dürüsttür, yalan dolanı pek bilmez bunlar. Bilseler bile kadınlar her zaman onlardan bir adım öndedir zaten. Aslında tam da o kadınların dişine göredir bu tür erkekler.
Gerçi zamanla onlar bile sıkılır bu bir türlü büyümeyen, hep çocuk kalan koca adamlardan. Kimi kaldırır atar, kimi çocuk gibi büyütmeye çalışır onları.
Erkekler hem bu hizmetlerin hepsini ister, hem de karşılarında muhabbet edebilecekleri, muhatap alabilecekleri, neşeli, enerjik, arada bir onlarla kavga eden, küsen, onları hayata sıkı sıkı bağlayan, güçlü kadınları sever.
Bu erkekler de ne çok şey istiyor bizden!