Ben, oyumu muhtemelen doğru olduğunu düşündüğüm şeyden yana kullanırım ama sonuçta kazananın doğru olup olmayacağı benim için hayati önem taşımaz. Bu işi çoğunluğa bırakmayı seve seve kabul etmişimdir. Bu da bana çıkarcılığın sınırlarını asla aşmama yükümlülüğü getirir. Oylarını doğrudan yana kullananlar bile onun için hiçbir şey yapmış olmazlar. Oy vermek demek, sadece doğrunun üstün gelmesi yönündeki arzumuzu zayıf bir biçimde bildirmek demektir.
Kurbanların kalbi çeşitli tanrılara güç veya güneşe yeni kan verirdi- çoğunluk bu amaç için kurban edilmiştir-. Söz konusu güneş ve yaşamın devamlılığı olduğu için, kurban edilmek de bir “onur”du, ve kurban edilmekten kaçmayı başarabilen esirler kendi halkları tarafından acımasızca öldürülürdü. En acımasız ve korkunç ibadetler yağmur tanrıları adına yapılanlardır. Yılın ilk bayramında çocuklar kurban edilirdi. Çocukların bir anatomik özelliği onların kaderini belirliyordu; başlarında iki perçem olması gerekliydi, ayrıca “iyi işaretler” veren bir tarihte doğmuş olmalıydılar. Bu tip çocuklar her yerde aranır ve iyi para karşılığı satın alınırlardı, çünkü yağmur tanrıları kurbanları memnuniyetle kabul eder ve karşılığını verirdi. Kurban edilen çocuklar, ilk kurban yerinin isminden dolayı "kartal dağı" olarak adlandırılırlardı. Aynca başka yerlere göre de isim alırlardı, ama Tepetzinco’daki kurban yerinde can veren kız çocuklarına "rüzgar ve yağmur tanrısı" denirdi. Tüm kurban edilenlerin kalbine “Kartalın değerli kaktüs meyvası” adı verilirdi.
“onları,kurban edilecek yerde bulunan quetzal tüyleriyle kaplı tahtırevanlar üzerinde taşırlar ve onlar için müzik çalarlar. Çok acıklıdır, herkes onlar için ağlar, herkes hüngür hüngür ağlar; herkesi kedere boğarlar, insanlar onlar için üzülürler."
“çocuklar ağlarlar, gözyaşları hızla süzülür, eğer gözyaşları kirpiklerine takılıp kalırsa, o zaman denir ki; Yağmur yağacak’ onların gözyaşları yağmur demektir” Ve acımasızca devam eder: “herkes buna çok sevinir, herkes mutlu olur denir ki; ‘yağmur yağmaya başlayacak, çok yakında yağmura kavuşacağız’” (syf:67)