Ey çaresiz
Neyin çaresini arıyorsun
Neyin çaresi var, neyin yok
Yaz bunları bir kenara
Bir gün belki bulursun çareyi
İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne haşkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin
Çocukların ölümüne dayanamıyormuşum demek
Hiç çocuğu olmayan,
hiç çocukluğu olmayan
Hiç çocuklarla yaşamamış ben
Gözyaşlarım utancım değil
Daha önce de ağladığımı ansıyorum
Ama bir düşünce: Ya öbür çocuklar da ölürse O zaman ne yaparım
Ama saçmalık bu
Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
Birden ölüveren bu bebe
Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
Bir tek şey istiyorum
Çaresizliği yenmek.
Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın. İlk buyruğum bu oldu. (Bunu, geçen zaman içinde başka on buyruk izledi.) Yaşamak ve burdan kurtulmak için ilk yapacağım bu. Ah, nesnel koşulların bilincine varmak! Sanki o güne değin tek eksiğim buydu. Bunun bilincine varmam için bu kazanın başıma gelmesi gerekmişti. Sözcükler yavaş yavaş beliriyordu belleğimde. Sözcüklerle birlikte kavramlar. Ve kavramlarla birlikte herşey. Yaşam. Ölüm. Herşey. Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı? Bir zamanlar güneşlerde yanan sen, şimdi, biraz da, dizboyu karın ayazında yanacaksın, diyordum. Eskiden kalanlara, yenileri eklenecek, eski özün (Ama neydi benim özüm? Şimdi de bilmiyorum bu sorunun karşılığını, oysa o gün bugün çok sözcük öğrendim) yeni koşulların , yeni iklimin katkılarıyla, hem değişip hem değişmeyecek. 23
Çünkü kafam, burda ilk uyandığımda, burda, ilk kez kendimi bu insanların arasında bulduğumda, bomboştu. İçim bomboştu. Yani gövdem de bomboştu. Başkalarının öğrettiği, ezberlediğim, anlamlarını bilmediğim sözcüklerle konuşur gibiydim.