Franz için aşk kamusal yaşamın bir uzantısı değil, antiteziydi. Kendini eşinin merhametine bırakmayı özlemek demekti. Bir savaş tutsağı gibi teslim olan kişi aynı zamanda silahlarını da bırakmak zorundadır.
Gelebilecek darbeye karşı daha baştan savunmasız olduğu için de darbenin ne zaman geleceğini merak edip durmaktan kendini alamaz. Franz için aşk sürekli bir darbe bekleyişi idi diyorsam, işte bundan.
Yaşamının geride kalan yedi yılını acımasızca yıkmayı, yoketmeyi özlüyordu. Bu göz kararmasıydı. Esriten, önüne geçilmez bir düşme arzusu.
Göz kararmasına güçsüzlerin esrimesi de diyebiliriz.
Güçsüzlüğünün farkına varan bir kişinin güçsüzlüğüne karşı
çıkmak yerine ona boyun eğmeye karar vermesi… Güçsüzlükten sarhoştur, daha güçsüzleşmek ister, kentin en büyük meydanında herkesin gözü önünde yere yuvarlanmak, daha da alçalmak, aşağının aşağısı olmak ister.
Ama güçlüler güçsüzleri incitemeyecek kadar güçsüz olunca, güçsüzler çekip gidecek kadar güçlü olmak zorundaydılar.
Ve kendi kendine bütün bunları söyledikten sonra, yüzünü
Karenin’in tüylü başına gömdü: “Kusura bakma, Karenin.
Anlaşılan bir taşınma daha bekliyor seni,” dedi.
Aşklarına rağmen, birbirlerinin yaşamını cehenneme çevirmişlerdi. Birbirlerini sevmeler”i, suçun onlarda, davranışlarında ya da duygularında tutarsızlığa düşmelerinde olmadığının kanıtıydı sadece; o güçlüydü, kendisi güçsüz.