Mr No!

Binlercesi geceler boyu, sabırsızca oturup, nasıl ederiz de Tanrı‘yı bir kez daha yenebiliriz diye kafa patlatır. Olan budur işte, Papalagi Tanrı‘yı mahveder. Büyük Ruh’un gücünü parçalayıp, kendisini ele geçirmek ister. Ama en büyük olan Tanrı‘dır hâlâ. Papalagi’den de, onun makinesinden de daha güçlü. Hâlâ o karar verir, hangimizin ne zaman öleceğine. Güneş, su, ateş, önce onun hizmetindedir hâlâ. Daha hiçbir beyaz adam ayın doğuşunu, rüzgârın yönünü kendi isteğine göre belirleyememiştir. Böyle olduğu sürece de, bu mucizelerin fazla bir anlamı yoktur.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Papalagi’nin en güçlü balyozudur makine. Ormanın en sert, en iri ağacını ver, makinenin eli, yavrusuna kulkas meyvesi toplayan bir ana gibi unufak eder gövdesini. Makine, Avrupa’nın ulu büyücüsüdür. Elleri güçlüdür, yorulmak nedir bilmez. İsterse günde yüzlerce, binlerce tano keser. Bel örtüleri dokurken gördüm onu. O kadar ince, o kadar süslü ki, sanki en becerikli kızımızın elinden çıkmış gibi. Sabahtan akşama kadar örer durur. Koca bir tepe kadar bel örtüsü dokur. Bizim gücümüz, makinenin yanında zavallı, acınası kalır. Papalagi bir büyücüdür. Mesela bir şarkı söyle, Papalagi hemen yakalar onu ve ne zaman istersen sana aynısını geri verir. Seni bir camın önünde durdurur ve camın üstüne senin resmini çıkarır. Sonra istersen, binlerce kez daha çıkarır resmini o camdan. Ama bence en büyük mucize şudur: Size Papalagi’nin gökteki yıldırımı yakaladığını söylemiştim. Gerçek bu dediğim, yıldırımı makineyle yakalar, sonra yutar da yutar. Gece olunca ise binlerce yıldız, ateşböceği ve ay gibi geri kusar
Bizim aramızda da daha çok şeyi olanlar vardır. Birçok döşeği ve domuzu olan kabile şefine saygı gösteririz. Ama saygımız yalnızca şefin kendisinedir, döşeklerine ve domuzlarına değil. Zaten onları alofa olarak veren bizleriz; sevgimizi göstermek, yiğitliğini ve aklını övmek için. Ama Papalagi, kardeşlerinin döşeklerine ve domuzlarına saygı gösterir, yoksa onların yiğitliğiyle, aklıyla ilgilendiği yoktur. Döşeği ve domuzu olmayan kardeşin saygınlığı ya hiç yoktur, ya da yok denecek kadar azdır. Döşekler ve domuzlar yoksullara ve açlara kendi başlarına gidemediklerinden, Papalagi de onları kardeşlerine götürme gereği duymaz. Çünkü saygı gösterdiği kardeşi değil, döşeği ve domuzudur, böyle olunca da onları kendine saklamayı yeğler. Kardeşlerini sevip saygı gösterseydi, onlarla “benim”-“senin” kavgasına girmeseydi, ona döşek verir, büyük “benim”ini paylaşırdı. Onu gecenin karanlığında dışarda bırakmaktansa, kendi döşeğini paylaşırdı. Ama Papalagi, Tanrı‘nın palmiyeyi, muzu, leziz kulkas köklerini, ormanın bütün kuşlarını, denizin bütün balıklarını hepimiz sevinelim, mutlu olalım diye verdiğini bilmiyor. Diğerleri açlık ve yokluk çekerken, sadece birkaçımız yararlanalım diye vermediğini bilmiyor. Tanrı birine fazla meyve vermişse, o kişi meyveler elinde çürümemesi için ondan kardeşlerine vermelidir. Tanrı, bütün insanlara ellerini uzatır. O, birinin diğerinden daha fazla şeye sahip olmasını ya da birinin “Ben güneşte yatacağım, ama senin yerin gölge” demesini istemez. Hepimizin yeri güneşin altıdır. Tanrı‘nın her şeyi kendi adaletli elinde tuttuğu yerde ne kavga olur ne de yokluk. Hilekâr Papalagi, hiçbir şeyin Tanrıya ait olmadığı mavalını bize yutturmaya çalışır. “Elinde tuttuğun her şey senindir!” Bu tür saçma sözlere kulaklarınızı tıkayın ve vicdanınıza sıkı
Gerçi her ne kadar kafasını yorsa da, o kadar derin düşünemez Papalagi. Tersine, yaptıklarının dürüst ve hakça olduğunu anlatır. Oysa Tanrı‘nın önünde, bütün bunların ne dürüstlükle ne de hakça olmakla ilgisi vardır. Doğru düşünseydi, elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da. Sonra, Tanrı‘nın bu büyük evini herkes içinde kendine bir yer bulsun ve mutlu bir yaşam sürsün diye verdiğini de görebilirdi. Bu evin yeterince büyük olduğunu, herkesin payına bir lekecik de olsa güneş ışığı, bir tutam mutluluk düşeceğini; herkes için hiç yoksa küçük bir palmiye gövdesi ve tabii ayaklarını basabileceği bir yer olduğunu görebilirdi. Tanrı‘nın istediği ve belirlediği şekilde. Tanrı nasıl olur da çocuklarından birini unutur? Ama yine de birçokları, Tanrının onlara bahşettiği topraktan küçük bir parça edinmek için didinip durur. Papalagi, Tanrı‘nın buyruklarına kulaklarını tıkayıp yerine kendi yasalarını getirdiği için Tanrı da onun mülklerinin üstüne bir sürü düşman salar. Onun “benim’ini bozsun diye yağmuru ve sıcaklığı, yaşlılığı, ufalanmayı ve çürümeyi gönderir. Hazinelerinin üstüne ateşin gücünü ve fırtınaları yollar. Ama hepsinin ötesinde,Papalagi’nin ruhuna korkuyu yerleştirir. Ele geçirdiği şeylerin korkusudur bu. Papalagi’nin uykusu hiçbir zaman derinleşemez. Gündüz topladıkları gece uçup gitmesin diye uyanık olması gerekir çünkü. Ellerinin ve duyularının, “benim’lerinin en uç sınırına kadar uzanması lazımdır. Bütün “benim’leri nasıl da başına bela olur, onunla alay eder ve şöyle der: “Sen beni Tanrı‘dan aldığın için ben de sana eziyet ediyorum, acı çektiriyorum.”
Birileri çıkıp daha fazla istediği için, Tanrı, güneşini bile herkese eşit dağıtamıyor. Birçokları gölgede küskün ışınları yakalamaya çalışırken, pek azı güzel ve büyük güneşli alanlarda oturuyor.