Elif

Elif
@afazii
3 okur puanı
Ağustos 2018 tarihinde katıldı
Peki bu, bir ilişkide mutlu olmak için partnerimizle etle tırnak gibi bağlanmamız ya da hayatımızın kariyer ve arkadaşlar gibi diğer yönlerinden vazgeçmemiz gerektiği anlamına mı gelmektedir? Çelişkili biçimde, bunun tam aksi doğrudur! Tek başımıza dünyaya adım atma yeteneği, güvendiğimiz birinin yanımızda durduğunu bilerek mümkün oluyor. Ve işte bu "bağımlılık paradoksu"dur.
Alıntı
Reklam
Partnerimiz tansiyonumuzu, nabzımızı, solunumumuzu ve kanımızdaki hormon seviyesini düzenleyebiliyor. Artık iki ayrı varlık değiliz. Günümüzün popüler psikolojik yaklaşımlarının çoğunun yetişkinler arası ilişkilerde ayrışmaya yaptığı vurgunun biyolojik açıdan akla yatkın bir tarafı yok. Bağımlılık bir gerçektir, bir tercih ya da seçenek değildir.
Partnerinizle güçlü bir bağlılık geliştirirseniz, bir şekilde yetersiz olursunuz ve "ayrışmak için kendi kendinize bunun üzerinde çalışmanız, "daha büyük bir kendilik duygusu" geliştirmeniz öğütlenir. En kötü senaryo, sonunda partnerinize ihtiyaç duyar hale gelmenizdir, bu da ona "bağımlılık"la eş tutulur, hepimiz biliriz ki bağımlılık tehlikeli bir sondur. Karşılıklı bağımlılık hareketinin öğretileri, tiryakilik ya da alkol bağımlılığı gibi durumlarla başa çıkmaya çalışan aile bireyleri için son derece yararlı olmaya devam etse de (ilk niyet buydu), ayrım yapmadan tüm ilişkilere uygulandığında yanlış yönlendirebilir ve hatta zarar verebilir. Televizyon yarışmasından bildiğimiz Karen, toplumumuzda çok yaygın olan bu düşünce tarzının etkisindeydi. Fakat biyolojimiz bambaşka bir şey söylüyor.
Ne yazık ki geçmişte çocuk-ebeveyn bağının önemi hafife alındığı gibi, bugün de yetişkin bağlanmasına gereken önem verilmiyor. Yetişkinler arasında halâ, bir ilişkide çok fazla bağımlılığın kötü bir şey olduğu düşüncesi rağbet görüyor.
Nihayetinde hepimiz yakınlık, birliktelik ve özellikle de bağımlılığı küçümseyen, bağımsızlığı yücelten bir kültürde yaşıyoruz. Bu tavrı, zararımıza olmasına rağmen, doğru kabul ediyoruz. İnsanların duygusal olarak kendi kendine yetmesi gerektiğine dair yanlış inanç yeni değil. Batı toplumunda yakın zamana kadar, çocuklar kendi başlarına bırakıldığında ve kendi kendilerini sakinleştirmeyi öğrendiklerinde daha mutlu olacaklarına inanılıyordu. Sonra bağlanma teorisi ortaya çıktı ve bu tavrı en azından çocuklara karşı değiştirdi. 1940'larda uzmanlar, üstüne titremenin ileride sağlıksız, uyumsuz yetişkinlere dönüşebilecek güvensiz, aciz çocuklar yarattığı konusunda uyarıyordu. Ebeveynlere, bebeklerine fazla ilgi göstermemeleri, saatlerce ağlamalarına izin vermeleri ve onlara katı bir zaman çizelgesine bağlı bir yemek eğitimi vermeleri söyleniyordu. Hastanelerdeki çocuklar ebeveynlerinden ayrılıyor ve ancak bir camın arkasından görülebiliyordu. Sosyal hizmet görevlileri, en ufak bir sorun alametinde çocukları evlerinden alıyor ve yetiştirme yurtlarına yerleştiriyordu.
Reklam