Hallac-ı Mansur öyle sıradan bir insan değildi. Onun derdi bilgi değildi, makam değildi… onun derdi yanmaktı. İçinde öyle bir aşk vardı ki, artık kendisi diye bir şey kalmamıştı.
Bir gün değil, bir an değil… yıllar içinde eridi. “Ben” dediğimiz o kabuk soyuldu, kırıldı, dağıldı. Ve geriye ne kaldı biliyor musun?
Sadece Hak.
İşte o yüzden bir gün dili çözülüp şu söz döküldü:
“Ene’l-Hak” — yani “Ben Hakk’ım.”
Ama bunu duyanlar sandı ki:
“Bu adam kendini Tanrı ilan ediyor.”
Oysa mesele tam tersiydi…
Hallac “benim” demiyordu.
Zaten “ben” kalmamıştı ki…
Bu, denize düşen damlanın “ben denizim” demesi gibiydi.
Çünkü artık damla yoktu.
Onun mürşidi Cüneyd-i Bağdadi ise başka bir yoldaydı. O da hakikati biliyordu ama şöyle diyordu:
“Bu sır, herkese söylenmez… taşıyamazlar.”
Defalarca uyardı:
“Sus… içinde yaşa bunu. İnsanlar anlamaz, seni yakarlar.”
Ama Hallac susamadı.
Çünkü o artık kendisi için yaşamıyordu.
İçindeki hakikat, taşan bir deniz gibiydi.
Sonra ne oldu?
Onu zindana attılar.
Yargıladılar.
Ve en sonunda idama götürdüler.
Ama işin en derin yeri burası…
Herkes onun korkmasını beklerken, o sanki bir düğüne gider gibiydi.
Çünkü o, ölümü bir son değil,
Sevgili’ye kavuşma olarak görüyordu.
Rivayet ederler ki, darağacına giderken şöyle dedi:
“Allah’ım, beni öldürenleri affet…