Füsun'un yanında acı dinince acıların beni ne kadar yıprattığını unutup eski "normal" zamanlarıma döndüğümü sanıyor, kendimi güçlü, kararlı, hatta özgür hissetme yanılgısına kapılıyordum.
Benim dünyamda yaşayan ve benim durumuma düşen erkeklerin çoğu gibi ben de, delice âşık olduğum kadının aklından neler geçirdiğini, onun hayallerinin ne olduğunu anlamak yerine, onun hakkında hayaller kuruyordum yalnızca.
Nasıl bu kadar ilgisiz davranmayı başarabiliyordu? Bunu ona sormak istiyordum. Ama sevgililerini ararken, "Ona bir şey soracağım da ondan!" diyen terk edilmiş ve aptallaşmış aşıklar gibi sormuyordum bu soruyu. Peki, öyle soruyordum.
Gerçek aşk acısı, varlığımızın en temel noktasına yerleşir, bizi en zayıf noktamızdan sımsıkı yakalar ve diğer bütün acılara derinden bağlanarak bütün gövdemize ve hayatımıza hiç durdurulamayacak bir şekilde yayılır. Eğer umutsuzca âşıksak, baba kaybından en sıradan talihsizliğe, mesela anahtarımızı kaybetmeye kadar her şey, diğer bütün acılar, dertler ve huzursuzluklar, her an yeniden kabarmaya hazır olan bu asıl ıstırabımızın tetikleyicisi olur. Benim gibi aşk yüzünden bütün hayatı altüst olmuş biri, diğer bütün dertlerinin çözümünün de aşk acısının sona ermesiyle mümkün olacağını sandığı için, içindeki yarayı istemeden daha da derinleştirir.
Babamın cesedi, öğleden sonra Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii'nin morguna götürülmüştü. Annem, babamın kokusunu koklayarak uyumak istediği için çarşafların, yastık yüzlerinin değiştirilmemesini istemişti.